Zihni Bölünmüş Bir Öğretmenle Eğitimde Başarı Gelir mi?

Araştırmacı Gazeteci Bahri PALAS’ın kaleminden, hakikatin bam telinde yankılanan sert ve çarpıcı bir tını…
Gerçeğin izini süren, söylenmeyeni sorgulayan ve gündemin perde arkasına ışık tutan bir yazı sizleri bekliyor.
Keyifli okumalar dilerim.
Tahtanın Başında Bir Öğretmen, Yoğun Bakım Kapısında Bir Evlat: İl Emri ve Ertelenen Hayatlar
Eylül ayı, eğitim dünyasında umudun, tazelenen hedeflerin ve sınıflara yansıyan çocuk neşesinin simgesidir. Ancak takvimler 18 Eylül’ü gösterip Milli Eğitim Bakanlığı mazeret tayini sonuçlarını ilan ettiğinde, binlerce eğitimcinin evine sevinç yerine derin bir hüzün ve ağır bir sessizlik çöktü.
Devlet Memurları Eğitim Sendikası Genel Başkanı Metin Öksüz’ün kamuoyuna yansıyan açıklamaları, soğuk bürokratik kararların ardında sessiz sedasız yaşanan büyük bir insani trajediyi tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Resmi makamlarca mazeretleri bizzat incelenip haklı bulunan, yani sağlık veya aile birliği gerekçeleri onaylanan yaklaşık 5 bin öğretmen, yalnızca “kontenjan yetersizliği” gerekçe gösterilerek görev yerleri ile sevdikleri arasındaki mesafelere mahkûm edildi.
Bu mesele kuru bir tayin talebi ya da basit bir memuriyet prosedürü değildir. Bu mesele, doğrudan doğruya yaşam hakkı, aile bütünlüğü ve eğitimde verimlilik meselesidir.
Bürokrasi masalarında kararlar çoğu zaman yüzdeler, norm tabloları ve istatistiki grafikler üzerinden alınır. O tablolarda yer alan “5.000 açıkta kalan mazeret” ifadesi, karar vericiler için belki sadece bir sayıdan ibarettir. Oysa sahadaki gerçek çok başkadır. Metin Öksüz’ün doğrudan temas kurduğu, seslerini dinlediği eğitimcilerin her birinin hikâyesi, vicdanları sızlatan somut birer gerçektir:
Sekiz Aydır Yoğun Bakımda Bekleyen Bir Çocuk: Düşünün; bir anne ya da baba, sekiz aydır yoğun bakımda ölüm kalım savaşı veren küçücük evladından kilometrelerce uzakta bir sınıfta ders anlatmaya çalışıyor. Zihni hastane koridorlarında, kalbi monitörden gelen nabız seslerinde atan bir öğretmenden sınıfta mucizeler yaratmasını, öğrencilerine tam anlamıyla odaklanmasını beklemek mümkün müdür? Bu durum hem o öğretmene hem de onun karşısındaki masum öğrencilere karşı yapılmış büyük bir haksızlık değil midir?
Dört Yıldır Süren Ayrılık ve Dağılan Aileler: Bir başka meslektaşımız, üç çocuğuyla birlikte tam dört yıldır eşinden ayrı bir şehirde tek başına hayata tutunmaya çalışıyor. Yıllara yayılan bu zorunlu gurbet, evlilikleri çatırdama noktasına getirmekte, anne ya da babasından uzakta büyüyen çocukların ruhsal dünyasında derin yaralar açmaktadır.
Sağlık Mücadelesi Verenler: Ağır tedavi süreçlerinden geçen, kemoterapi gören ya da bakıma muhtaç kronik rahatsızlığı bulunan yüzlerce öğretmen, en çok şefkate ve aile desteğine ihtiyaç duyduğu günlerde tek başına kalmıştır.
“Aile Yılı” Söylemi ile Yaşanan Taban Tabana Zıttır.
Toplumsal politikaların merkezine aileyi koyduğunu belirten, içinde bulunduğumuz dönemi “Aile Yılı” ilan ederek kamuoyuna güçlü aile yapısının önemini anlatan bir iradenin, kendi personeline reva gördüğü bu tablo derin bir çelişki barındırmaktadır.
Milli Eğitim Bakanı’nın televizyon ekranlarında yaptığı açıklamada, “Norm kadro fazlası öğretmen sayısının artacağı” endişesiyle il emrinin verilmeyeceğini kesin bir dille ifade etmesi, bu çelişkiyi daha da büyütmektedir.
Soruyoruz: Devleti güçlü kılan şey, yalnızca norm tablolarındaki kusursuzluk mudur; yoksa çalışanının can güvenliğini, aile birliğini ve onurunu koruyabilme kapasitesi midir?
Üstelik Türkiye’nin dört bir yanında binlerce ders saati ücretli öğretmenlerle doldurulmaya çalışılırken, eğitimde bölgesel ihtiyaçlar her gün yeniden şekillenirken, 5 bin yetişmiş, kadrolu eğitimciyi “norm fazlası olurlar” bahanesiyle ailelerinden ayrı tutmak kabul edilebilir bir gerekçe değildir. Doğru bir insan kaynakları planlaması, esnek görevlendirmeler ve ihtiyaç analizleriyle bu 5 bin öğretmenin tamamı verimli şekilde istihdam edilebilir.
Zihni Bölünmüş Bir Öğretmenle Eğitimde Başarı Gelir mi?
Öğretmenlik, mesai saatleri tamamlandığında zihinden silinip atılabilen mekanik bir iş değildir. Öğretmenin sınıf içindeki enerjisi, huzuru ve motivasyonu, doğrudan geleceğimiz olan çocukların gelişimine etki eder.
Kendi ailesi dağılma noktasına gelmiş, aklı yoğun bakımdaki bebeğinde kalmış, kendi hastalığıyla tek başına mücadele etmekten tükenmiş bir eğitimciden; sınıfta şevkle, ilham vererek ders işlemesini istemek gerçeklikten kopmaktır. İl emrinin reddedilmesi yalnızca 5 bin öğretmeni değil; onların dokunduğu yüz binlerce öğrenciyi ve dolayısıyla tüm eğitim sisteminin kalitesini doğrudan yaralamaktadır.
İl Emri Bir Tercih Değil, Zorunluluktur
Eğitim camiasının beklentisi bir ayrıcalık ya da keyfi bir talep değildir. Sendika Başkanı Metin Öksüz’ün de altını çizdiği gibi; nerede bir haksızlık ve adaletsizlik varsa, orada meslektaşlarının yanında dimdik duran eğitim çalışanları adalet istemektedir.
Çözüm son derece açık ve uygulanabilirdir:
- İl Emri Derhal Uygulanmalıdır: Mazeret tayini şartlarını taşıyan ve başvurusu bakanlıkça onaylanan her bir öğretmene il emri hakkı tanınmalıdır.
- Bölgesel Norm ve Görev Dağılımı Yeniden Yapılmalıdır: İllerdeki öğretmen açıkları, destek eğitim odaları, halk eğitim merkezleri ve proje koordinasyon birimleri hesaba katılarak bu meslektaşlarımız dengeli bir şekilde görevlendirilmelidir.
- Mazeret Atamaları Sayısal Kotalara Kurban Edilmemelidir: Sağlık ve aile birliği anayasal güvence altındadır; hiçbir bütçe veya kontenjan hesabı bu temel hakların üzerinde görülemez.
Bir toplumun geleceğe güvenle bakabilmesi, evlatlarını yetiştiren öğretmenlerin huzuruna bağlıdır. 5 bin ailenin gözyaşı ve feryadı karşısında sessiz kalmak, eğitimimizin temeline zarar vermektir.
Bürokratik bahaneleri bir kenara bırakmanın, “Aile Yılı” söyleminin gereğini sahada yerine getirmenin vakti gelmiştir. İl emri hakkı derhal verilmeli; anne ve babalar çocuklarına, öğretmenler ailelerine kavuşmalı ve sınıflarına huzur içinde dönmelidir. Çünkü yuvası güvende olmayan bir öğretmenin, bir ulusun geleceğini güvenle inşa etmesi beklenemez.
