OKULDA BİR GÜN
Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Ahmet Koçak makalesinde; Sabah okula gitmek için uyandım. Yanan ama önce kendini ısıtmak için uğraşan kuzine sobanın üzerinde ısıttığım ekşili bazlamayla çökeleği yutmak için çaydan yardım alarak kahvaltımı yaptım. Köye dört km uzaklıktaki ilçeye doğru yola çıktım. Hava çok soğuk ve tipi esiyor. Mezarlığı geçip düzlüğe çıktığımda karşıdan esen tipi şiddetini daha da arttırınca, gözlerimi bile zor açıyordum. Tipi her zaman karşıdan eserdi nedense? Tipiyi yara yara zamanında okula vardım. İlk ders başlamıştı. Hoca sağ olsun;
“Ahmet sen köyden geldin. Sobanın yanında biraz ısın. Sonra yerine geçersin.” dedi.
İkinci ders tarih ve hâkimin karısı dışarıdan dersimize giriyor. Kısa boylu, hafif kilolu, otoriter hocamız ders anlatırken arka sırada oturan arkadaşlar olmadık yaramazlıklar yapıp bizi güldürmeye çalışıyorlar ki hocadan dayak yiyelim de kendileri keyif alsın. Hocamızın otoritesinin yüzde ellisini eşinin yargıç olması yaratıyordu.
Yazılı kâğıtlarını dağıttıktan sonra kadın sıraların üzerine çıkıp bizi kontrol ediyor. Kıpırdayanı uyarıyor. Kopya çekmenin yolu yok. İlçede pantolon giyen tek kadın olması da ayrıca dikkatimizi çekiyor.
Tam gün eğitim alıyoruz. Öğle arasında harçlığımla sigara aldığımdan yiyecek almaya param kalmadı. Yemeksiz durur sigarasız duramazdım. Cebimde bir çay içecek param vardı. Onunla da kahvede sigara eşliğinde çay içerek öğle yemeğimi de afiyetle(?)yemiş oldum. Öğleden sonraki dersler de saat on altıda bitti. Her gün karanlıkta köye giderdik köyün çocuklarıyla. Sınıf öğretmenimiz;
“Ahmet bu akşam kütüphaneyi düzenleyeceğiz. Sen ve diğer Kütüphanecilik Kolunda görevli öğrenciler kalacaksınız.” dedi. Emir demiri kestirirmiş. Kaldık zorunlu olarak. Başladık kütüphanede çalışmaya. Akşam dokuzda işimiz bitti. Özellikle kış mevsiminde ilçede hayat biter, sokaklar boşalırdı. Issız sokaklardan köye doğru bir başıma yürümeye başladım.
Tipi durmamış, aynı sabahki şiddette yönünü değiştirerek karşıdan esmeye devam ediyordu. Ben köyden yürüyerek gidip gelirken bir kez bile tipinin arkamdan estiğine hiç rastlamadım. İlçenin son evini geçtim. Tepeyi çıkıp düzlüğe çıkınca tek başıma tipiyi yararak yürürken çukura indiğimi hissederek şarampole girdiğimi anlayıp tekrar kendimi yola çıkarıyordum. Gözlerim çoğunlukla kapalı arada bir açıp yola bakabiliyordum.
Gözümü açtığım bir ara sağ taraftan birinin, elli metre yandan benimle birlikte yürüdüğünü gördüm. Artık sağ yanıma doğru gözümü kapatmadan bakmaya başladım. Bizim köyden biridir diye düşünerek, “Lüoo! Niye oradan gidiyon? Gel de beraber gidek.” diye bağırdım. Adamdan yanıt gelmeyince daha dikkatli inceledim. Benimle aynı hızda yürüyordu. Durdum da durdu bana bakıyor. Korkmaya başladım. Yine yürümeye başladım o da aynı tempoda yürümeye başladı. Korktum ve koşmaya başladım. İçimden hocaya da kütüphaneye de başladım saydırmaya. Gözüm yandaki adamda. O da benimle koşmaya başlamaz mı? Düşünüyor, bu olaya bir anlam veremiyordum. Bana zarar vermek istese yanıma gelirdi. O mesafesini koruyarak yandan yürüyordu. Korkunun bir üst basamağına geçince,
“Ya herro ya merro!, Ne olacaksa olsun” denir ya ben de o aşamaya geçtim. Üzerine doğru yürümeye başladım. Baktım uzaklaşıyor. Bu iyiye işaretti; cesurca ilerledim.
“Dur gitme. Sen yanlış yerden gidiyorsun. Bekle beraber gidelim köye arkadaş.” diye bağırdım. Emin adımlarla adama doğru yürümeye devam ettim. Yaklaştıkça benimle aynı boyda, kollarını bana doğru açmış, beni kucaklamak istiyormuş gibi gördüm. İyice yaklaşınca önlem olarak hızımı yavaşlattım. İnsana benzemediğini görünce aklıma; cin, şeytan, hortlak gibi bir şey olabileceği geldi. Kalbim küt küt atmaya başladı. O ana kadar insan olacağını düşünmüş, fazla korkmamıştım. Biraz daha korkarak yaklaştığımda şiddetini artıran tipi kolunun birini kırıp, düşürdü. İyice yaklaştığımda; benim boyumda kurumuş kangal üzerine biriken karların kangalı insan şekline getirdiğini gördüm. Rahatladım. Bir daha kimseyi korkutmasın diye bildiğim karate hareketlerini uygulayarak kangalı yere serdim. Etrafta ne kadar kangaldan adamlar varsa hepsini yok ettim. İntikamım acı oldu(!).
Yürümeye devam ettim. Çok açım ve çok yorgunum. Bizim tarladaki Küçük Hüyük’ün siluetini gördükten sonra köye az kaldığını düşünüp adımlarımı hızlandırdım. Beş dakika sonra sol tarafımda kangal adama benzer yüzlerce karaltı görünce mezarlığa geldiğimi anladım. Evimiz mezarlığın yanındaydı, mezardan korkmazdım ama yine de belli olmazdı. Mezar bunun burası; ya bu beyaz karaltılar hortlaklarsa? Gecenin bir yarısı yalnız başıma ne yaparım derken dua okumaya başladım. Mezardan tarafa bakmadan okudum. Dualarım bitince bizim harmandaydım.
Kapıyı vurduğumda rahmetli annem kapıyı açtı. Kardan adama dönmüş evladına:
“Vayh yavrum Ahmedim kurban olurum! Çok mu üşüdün? Gel sobanın başına otur.” diyerek içeri aldı. Sobanın üzerinde kaynayan kazanın kapağını açtığımda üzerinde salça kırmızısında yazdan kurutulmuş uzun uzun acı biberlerin saplarıyla birlikte yüzdüğü, yarmadan, yeşil mercimekten yapılan “ bozaş”(Boz aşı) çorbası olduğunu gördüm. Annem fırına atıp ısıttığı ekşili bazlamalarla büyük bir tas sıcak çorbayı sofra tahtasına koydu.
İşte mutluluğun resmi; sıcacık bir oda, sofra tahtasındaki ekşili bazlama ile sıcacık çorba…


