İNSANOĞLUNDAN TOPLUMUN VİCDANINA: HANGİ TARAFTAYIZ?
Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Fatma Düz makalesinde;
Dilimizde iki kelime vardır, yan yana dururlar ama aynı yere çıkmazlar: İnsan ve insanoğlu.
İnsanoğlu, bir türün adıdır. Hepimiz o türün içine doğarız ve bu bizim seçimimiz değildir. İnsan ise bir tercihtir. Her sabah yeniden verilen bir karardır.
Orhun Yazıtları bize bu ayrımın izini gösterir. Atalarımız insan için “kişi”, insanlık için “kişi oğlu” demiştir. Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarında kişi oğlu, mavi gök ile yağız yerin arasında var edilmiştir. Ama kişi olmak yalnızca var olmak demek değildi. Kişi, bodunun içinde sözüne, törüne ve sorumluluğuna sahip çıkan kimseydi. Bugün öfkeyle “Önce insan ol!” dediğimizde, aslında yüzyıllardır değişmeyen bu ölçüyü hatırlatırız.
Peki bu ölçüden ne zaman uzaklaştık?
Belki de sorumluluğu kalabalığa devretmeye başladığımız gün. Trafikte kuralı çiğneyince “İnsanoğlu acelecidir” deriz. Başkasının hakkını yiyince “İnsanoğlu çiğ süt emmiştir” deyip geçeriz. Oysa bu cümleler bir açıklama değil, bir kaçıştır. Kendi hatamızı tüm insanlığın omzuna bırakırız.
Çünkü kalabalığa saklanan, vicdanının sesini de kalabalığın gürültüsüyle bastırabileceğini sanır.
Bugün şehirlerimizde, apartmanlarımızda, iş yerlerimizde ve sosyal medyada yaşadığımız asıl kriz budur. Aynı merdiveni paylaşıp birbirine selam vermeyen komşular var. Küçük bir hatada öfkeye kapılan sürücüler var. Ortak alanı kirletirken kendi evini pırıl pırıl tutanlar var. Teknolojide, bilimde, sanayide zirveye tırmandık. Ama bu yolda nezaketi, empatiyi ve komşuluğu geride bıraktık.
Elbette her şey kötü değil. Hâlâ sessizce yardım eden, hakkı gözeten, selamı esirgemeyen insanlar var. Ancak onların varlığı çelişkiyi örtmez, aksine neyi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuzu gösterir.
Toplumsal huzur, kanunlardan ve cezalardan önce bireyin vicdanında başlar. Yere çöp atmamak, otobüste yaşlıya yer vermek, başkasının hakkını kendi çıkarının önüne koymak, bunların hiçbiri büyük kahramanlık değildir. Ama toplumun harcı tam olarak bu küçük davranışlardır.
Bu yüzden asıl soru şudur: Hangi taraftayız?
Hırsı büyüyen, sorumluluğu küçülen kalabalığın tarafında mı? Yoksa kalabalığın içinde bile “kişi” kalabilenlerin tarafında mı?
Çünkü dünya, insanoğlunun zekâsına değil, insanın merhametine muhtaçtır.
Sonuç olarak;
Kalabalık, sorumluluğu silikleştirir. Vicdan, onu yeniden görünür kılar. Nezaket, huzurun kapısını açar. Merhamet ise insanoğlunu yeniden insan yapar.
Unutma: Kalabalığın içinde olmak kaçınılmazdır; ama kalabalığa karışıp insanlığını kaybetmek bir tercihtir.
Atalarımız, yaklaşık bin üç yüz yıl önce Orhun Yazıtları’na şu sözleri kazımıştı: “Üstte gök basmadıkça, altta yer delinmedikçe, ilini ve törünü kim bozabilir?”

