EJDERHA SICAKLARINDA GÜNDEM…

    04.07.2026
    EJDERHA SICAKLARINDA GÜNDEM…

    Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hasan Kaya makalesinde; Biz mi değiştik, yoksa kelimeler mi çoğaldı, emin değilim…

    Eskiden yaz gelirdi… Hava 40 dereceyi bulurdu… “Bugün çok sıcak.” der geçerdik. Bildiğimiz, orak sıcağı, bir de kocakarı soğukları vardı…

    Şimdi ise ejderha sıcağı… Çöl sıcağı… Afrika sıcağı… Anlaşılan artık sıcakların bile bir kimliği, bir unvanı var.

    Her şeye yeni bir isim, her şeye de yeni bir etiket bulmayı seviyoruz. Galiba sadece sıcakları değil, gündemi de böyle üretiyoruz… Gerçek meseleler kavurucu güneşin altında bütün ağırlığıyla dururken, biz onların kendisini değil, etrafına yapıştırılan isimleri ve etiketleri konuşuyoruz. Gerçek değişmeyince, kelimeleri değiştiriyoruz.

    Yaz geldi, kimileri deniz kenarlarına çekildi… Kimileri “Açız.” diye bağırıyor; şezlong, menü fiyatlarının yüksekliğinden şikâyet ediyor… Yunan adalarının daha ucuz ve kaliteli olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyorlar…

    Milletin efendisi dediğimiz köylü kesimin bugünlerde başını kaşıyacak zamanı olmadığı için bırakın şikâyet etmeyi, soluklanacak gölge bulduğu zaman şükür ediyor…

    Belki eskiye göre orak, demet ve hasat işleri kolaylaştı ama milletin ejderha sıcağı dediği 40 derecede çalışmak da kolay değil. Hele bir de gelir adaletsizliğinin insanların gözüne bu kadar sokulduğu bir dönemde…

    TMO benim mahallemde, yolumun üzerinde… Gelip geçerken yol boyunca sıralanmış buğday yüklü traktörleri görüyordum…

    O gün bir arkadaş yolumu kesti. “Çayımız var.” diye davet etti. Baktım ki üç beş tanıdık, bir ağacın altına oturmuş, sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar.

    Arabamdan balık avlarında kullandığım sandalyemi bagajdan aldım, yanlarına oturdum. Gölgede de olsa sıcak, yalaz gibi insanın yüzünü yalıyordu. Hepsiyle tanışıklığım, oturup çay içmişliğim olan Biga’nın köylerinden tanıdıklarımdı.

    Yanlarında getirdikleri termoslarına doldurdukları çaylarını içiyorlar, bir yandan da sohbet ediyorlardı…

    Gören geldi…
    Ağacın gölgesi almaz oldu.
    Termostaki çay da bitmişti…

    İşin dikkat çekici tarafı ise şuydu; hava ne kadar sıcak olursa olsun, konuşulanlar havadan sudan değildi. Gündem televizyondaki, sosyal medyadaki tartışmalar değil, tarladaki gerçeklerdi.

    CHP’nin Özgür-İmamoğlu ekolünden bir arkadaş, “Gelin size belediye çayı ikram edeyim, hem hizmet neymiş görürsünüz.” diye TMO’nun yakınındaki, belediyenin kendi mülkü olan ve işletmesini de kendisinin yaptığı, şehidin adının verildiği parka davet etti.

    Gittik… Ama keşke gitmez olsaydık… Sandalyeler dışarıdaydı ama tesis kapalıydı. Bizi davet eden arkadaş, kısacık yol boyunca o kadar övgüler düzmüştü ki, tesisin kapalı olduğunu görünce mahcup olmasına gerçekten üzüldüm.

    “Demek ki bu saatte açmıyorlar, ben yanlış biliyormuşum.” diye savunabildi kendini…

    Yakındaki marketten aldığı içeceklerle durumu telafi etti. Sonra da iş tatlıya bağlandı… Buğday fiyatlarından başlayan, kötü ekonomik gidişattaki sohbet; mutlak butlanla devam etti…

    Aslında memleket sohbetlerinde bu geçiş artık şaşırtıcı değildi. Çay koyulaştıkça konu da ister istemez ekonomiden siyasete uzanıyordu.

    Piyasada tüccarın 12-13 bandında aldığı buğdayı TMO 15-16 bandında aldığı için ve ton başına verilen desteklemeyi alması da daha kolay olduğu için çiftçi TMO’ya getiriyordu.

    Yakın zamanda Çanakkale AK Parti’nin beş ilçe yönetiminin görevden alınması tartışıldı…

    Tamar Tanrıyar’ın kulakları çınlatıldı…

    O gün dikkatimi çeken tablo şuydu…Bu gözlem sadece o gün aynı gölgede oturup sohbet ettiğim insanlara aitti.

    CHP seçmeni siyasi fikrine ve ideolojisine fanatiklik derecesinde bağlı… Yanlış olduğunu bilse dahi partisini savunma gayreti içinde…

    Ama AK Parti seçmeni yanlışa yanlış diyor ve gerektiği zaman tavrını ortaya koyuyor… Yanlışını söylüyor ve itiraz edebiliyordu…

    Elbette bu, bütün seçmeni kapsayan bir değerlendirme değil; o gün aynı gölgede oturup sohbet ettiğim insanların ortaya koyduğu tablo buydu.

    Yerelde siyaseten birbirine kaş göz işareti yapan, siyaseten cilveleşen, siyasi menfaati nerede durmasını gerektiriyorsa orada görüntü veren bildik “ Zübük” figürlerinin kulakları bir hayli çınladı…

    Millî Görüş geleneğinden gelen ve eski tanışım olan bir arkadaşımın, AK Parti’nin yerel teşkilatında eş, dost ve akraba kayırmacılığı yapılarak, kul hakkı gözetilmeden kamuya gerçekleştirilen yerleştirmelere gösterdiği tepki gerçekten kayda değerdi… Hatta bu tavır, benim nazarımda Millî Görüş duruşunun adeta zirveye, nirvanaya ulaştığı bir tabloydu…

    Hz. Ömer’in adaletini örnek alan, kimsesizlerin kimsesi olma iddiasıyla yola çıkan bir kadro hareketinin, zamanla adeta bir iş ve işçi bulma kurumuna dönüşüp önce kendi eşini, dostunu ve akrabasını işe yerleştirmesi; bunu da başkalarının hakkını gasp etmek suretiyle yapması, bu şekilde işe girenlerin aldığı her kuruşun vicdanlarda ve kamuoyu nezdinde tartışmalı hâle geleceğini dile getirdiğinde, buna kimsenin itiraz edememesi gerçekten düşündürücüydü.

    AK Parti’nin yaptığı hizmetler de, yapılmayanlar da, yerelde isim bazında yapılan yanlışlar da tabii ki halkın gözünden kaçmıyordu.

    Bütün bunların üzerini örtmek amacıyla servis edildiği düşünülen, “çalışıyor ve başarılıyım algısı oluşturmaya yönelik” yerel basın ve sosyal medya paylaşımları ise kamuoyunda samimi bulunmuyor; aksine, seçmeni enayi yerine koymaya yönelik bir çaba olarak değerlendirildiği için tepki çekiyordu…

    Halkın önüne partisi adına çıkanların, hangi partiden olursa olsun, böylesi yanlışlar ile seçmenini ve taraftarını mahcup etme hakkı yok…

    Nasıl ki bizi belediye hizmetlerini görün diye davet ettiği yerde belediyenin işlettiği tesisin kapalı olması CHP’li arkadaşı mahcup ettiyse; AK Parti mensubuna da ilçe teşkilatından falancanın filancayı KPSS olmadan siyasi nüfuzunu kullanarak işe aldırdığı örneği verildiğinde yaşadığı mahcubiyet de izah edilemez…

    Çünkü vatandaşın hafızasında partilerden önce isimler kalıyor. Yapılan doğru da yanlış da doğrudan o ismin ve temsil ettiği anlayışın hanesine yazılıyor.

    Kimisi kamuoyu yoklaması diyor…
    Kimisi meydan diyor…
    Kimisi sosyal medya diyor…
    Ama Türkiye’de iktidarı da muhalefeti de sandık belirliyor… Seçmen bazında bunca yaşananlara rağmen tam anlamıyla bir kırılma yaşanmıyor… Seçmen blok hâlinde bir tarafa yönelmiyor…

    Reis’in seçmen karşılığında bir oyu var…

    Ama AK Parti içi teşkilatlardaki çalkalanmalar, savrulmalar ve yapılan yanlışlar nedeniyle aynı şeyi söyleyemiyorum…

    Şayet Reis tekrar Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını koyarsa kazanır. Ama koymazsa ve halkta karşılığı olmayan bir aday gösterilirse, gözlemlerime göre ikinci turdaki ittifaklar Cumhurbaşkanını belirler.

    Bütün bu sohbet boyunca dikkatimi çeken bir gerçek daha vardı. İnsanlar televizyon ekranlarında konuşulan gündemi değil, kendi hayatlarında yaşadıkları gündemi anlatıyordu.

    Aslında o gün dikkatimi çeken başka bir şeydi…

    Kimse slogan konuşmuyordu. Konuşulan; buğdaydı, mazottu, adaletti, liyakatti… Sosyal medyada insanlar birbirine slogan yetiştiriyor, etiketlerle birbirini suçluyordu. Oysa o ağacın altında kimsenin slogan atacak hâli yoktu. Çünkü güneşin altında ideoloji değil; geçim konuşuluyordu.

    Belki de asıl ejderha sıcağı havada değil; insanları gerçek gündemden uzaklaştıran tartışmaların içindeydi.

    Türk halkını yabana atmayın… Zamanı geldiğinde taşı öyle gediğine koyuyor, sandığın başına gittiği zamanda sağ gösterip soldan öyle bir vuruyor ki… sormayın gitsin…

    Çünkü bu millet, sandık başına gittiğinde ne televizyon ekranındaki tartışmalarla ne de sosyal medyadaki etiketlerle oy verir. Kendi vicdanını, mutfağını, tarlasını, işini, çocuğunun geleceğini düşünerek kararını verir.

    Onun için siyasetçinin asıl korkması gereken; sosyal medya gündemi değil, sessizce sandığa yürüyen seçmendir.

    YORUMLAR

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.