DENİZ, GÜNEŞ, BULUTLAR VE YAŞAMIN TADINI ÇIKARMAK .

Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Zeki Baştürk makalesinde;
İnsanın mutlu olmak için öyle büyük nedenlere gereksinimi yoktur. Bir deniz kıyısı, yüzünü okşayan hafif bir rüzgâr, gökyüzünde pamuk yığınlarını andıran bembeyaz bulutlar ve içini ısıtan bir güneş… Hepsi bu kadar! Bir de bütün bunların tadını çıkarabilecek bir yürek varsa insanın içinde, değmeyin keyfine!
Deniz kıyısındayım. Ayaklarımın altında kumlar ve küçük çakıl taşları, önümde uçsuz bucaksız bir deniz, başımın üzerinde masmavi bir gökyüzü… Güneş, bütün cömertliğiyle ışıklarını yeryüzüne gönderiyor. Bembeyaz bulutlar, gökyüzünde bir ressamın fırçasından çıkmış tablolar gibi süzülüyor. Her biri başka bir biçimde, başka bir güzellikte…
Deniz, kıyıya usulca vuruyor. Dalgalar gelip gidiyor. Sanki her gelişinde bir şeyler anlatıyor, her gidişinde bir şeyleri alıp götürüyor. İnsanın yüreğinde biriktirdiği yorgunlukları, kaygıları, kırgınlıkları alıp götürmek istiyor.
İşte o an anlıyorum: Yaşam, yalnızca koşuşturmaktan, bir yerlere yetişmekten, bir şeyler başarmaktan ibaret değil. Bazen durmak, soluklanmak, çevrene bakmak ve sahip olduklarının ayırdına varmak da yaşamın en önemli parçalarından biri. Çünkü yaşam , yalnızca yaşanıp geçilecek bir zaman dilimi değil; duyumsanacak, paylaşılacak ve tadı çıkarılacak bir yolculuktur.
GÖKYÜZÜNDEKİ BULUTLAR, İÇİMİZDEKİ DÜŞLER
Gökyüzündeki bulutlara bakıyorum. Kimi dağ gibi yükselmiş, kimi pamuk yığınlarını andırıyor. Kimi bir yerlere yetişmek istercesine hızla ilerliyor, kimi ağır ağır süzülüyor. Her biri kendi yolunda, kendi biçiminde…
İnsanlar da öyle değil mi?
Kimi yaşamın telaşına kapılmış, durmadan koşuyor. Kimi geçmişin yükünü sırtında taşıyor. Kimi geleceğin kaygısıyla bugünü yaşamayı unutuyor. Kimi de bütün bunların arasında küçük mutluluklar yaratmaya çalışıyor.
Oysa bulutlar bize ne güzel bir ders veriyor! Hiçbir biçim sonsuza dek sürmüyor. Bulutlar değişiyor, gökyüzü değişiyor, rüzgârın yönü değişiyor. Yaşam da değişiyor. Bugün bizi üzen bir olay, yarın belleğimizde silik bir anıya dönüşebiliyor. Bugün aşılmaz sandığımız bir engel, zamanla geride kalabiliyor. Öyleyse neden bütün ömrümüzü kaygılarla tüketelim? Neden henüz yaşanmamış günlerin endişesiyle yaşadığımız günün güzelliklerini kaçırıp gidelim?
Elbette insanın sorumlulukları var. Çözülmesi gereken sorunları, yerine getirmesi gereken görevleri, mücadele etmesi gereken haksızlıklar var. Dünyanın bütün dertlerini bir kenara bırakıp yalnızca kendi mutluluğumuza kapanamayız. Ama bütün bunlarla uğraşırken yaşamın güzelliklerini görmezden gelmek zorunda da değiliz.
Bir buluta bakıp düş kurmak, denizin sesini dinleyip dinlenmek, güneşin sıcaklığını teninde hissetmek, sevdiğin insanla yan yana yürümek… Bunlar da yaşamın içindeki küçük ama değerli mutluluklardır.
DENİZİN KIYISINDA İKİ İNSAN
Fotoğrafta denize doğru yürüyen iki insan var. Adımlarını kıyıya doğru atıyorlar. Belki serinlemek, belki yüzmek, belki de kendilerini denizin kollarına bırakmak istiyorlar. Nereye gittiklerinden çok, o anı yaşıyor olmaları ilgimi çekiyor. Belki arkalarında uzun bir çalışma yaşamı , sayısız sorumluluk, yılların biriktirdiği yorgunluklar var. Belki de önlerinde geçirecekleri güzel günlerin umudu…
Ama o anda geçmişin yükünü ve geleceğin kaygısını bir kenara bırakıp denize doğru yürüyorlar. İşte yaşamın tadını çıkarmak biraz da budur: Her şeyi unutmak değil, her şeyi bir süreliğine olması gereken yere bırakabilmek…
İnsan bazen kendine de zaman ayırmalı. Yıllarca başkaları için çalışmış, sorumluluklarını yerine getirmiş, çocuklarını büyütmüş, ailesi ve sevdikleri için emek vermiş olabilir. Toplum için üretmiş, düşünmüş, yazmış, mücadele etmiş olabilir.
Bütün bunlar değerlidir. Ancak insan, kendi yaşamının da değerli olduğunu unutmamalıdır.
Bir deniz kıyısında yürümek, sevdiği insanın elini tutmak, dostlarıyla gülüp eğlenmek, güzel bir sofranın çevresinde anılarını paylaşmak, bir ağacın gölgesinde dinlenmek… Bunlar zaman kaybı değildir. Tam tersine, yaşamı anlamlı kılan anlardır. Çünkü insan yalnızca çalışarak değil, dinlenerek; yalnızca üreterek değil, ürettiklerinin ve yaşadıklarının tadını çıkararak da var olur.
GÜNEŞİN ALTINDA YAŞAMAK
Güneş, herkese ışığını ve sıcaklığını sunuyor. Deniz kıyısında uzananlara da yürüyeceklere de çocuklara da yaşlılara da…
Doğa, insanları makamlarına, unvanlarına, servetlerine göre ayırmıyor. Güneşin altında herkes aynı dünyanın insanı. Ne var ki biz insanlar, kendi ellerimizle sınırlar çiziyoruz. Birbirimizden ayrılıyor, birbirimize üstünlük taslıyor, sahip olduklarımızla övünüyor, sahip olamadıklarımız için üzülüyoruz. Bazen daha fazlasını elde etmek uğruna elimizdekilerin değerini bile unutuyoruz. Oysa mutluluğun ölçüsü, sahip olduklarımızın çokluğu mudur gerçekten?
Daha büyük bir ev, daha pahalı bir araba, daha yüksek bir makam, daha kalabalık bir çevre… Bunların hiçbiri tek başına mutluluğun güvencesi değildir. İnsan, bütün bunlara sahip olduğu hâlde kendini yalnız ve mutsuz hissedebilir. Bir başka insan ise mütevazı bir yaşamın içinde, sevdikleriyle paylaştığı küçük mutluluklarla huzur bulabilir. Demek ki sorun ne kadar çok şeye sahip olduğumuzdan çok, sahip olduklarımızla nasıl bir ilişki kurduğumuzdur.
Bir denizin maviliğini görebilmek, bir çiçeğin kokusunu duyabilmek, dost sohbetinden keyif almak, sevdiğimiz insanların varlığına sevinmek… Bunlar satın alınamayan, ancak değerini bilenlerin yüreğinde çoğalan güzelliklerdir.
YAŞAM ERTELENMEYE GELMEZ
Kaç kez kendimize, “Bir gün mutlaka…” diye başlayan sözler verdik?
Bir gün tatile çıkacağız. Bir gün daha çok gezeceğiz. Bir gün dostlarımızla uzun uzun oturacağız. Bir gün kendimize zaman ayıracağız. Bir gün hayallerimizi gerçekleştireceğiz…
Peki, o gün ne zaman gelecek?
Yaşamı sürekli geleceğe ertelemek, bugünü elimizden kaçırmak değil midir?
Elbette herkesin koşulları aynı değil. Kimi geçim derdinde, kimi sağlık sorunlarıyla mücadele ediyor, kimi işsizlikle boğuşuyor, kimi de ailesinin sorumluluğunu tek başına omuzluyor. Herkesin aynı olanaklara sahip olduğunu söylemek, yaşamın gerçeklerine gözlerini kapatmaktır.
Mutluluk da yalnızca bireysel çabayla elde edilebilecek bir şey değildir. İnsanların insanca yaşayabildiği, emeğinin karşılığını alabildiği, sağlık ve eğitim hizmetlerine ulaşabildiği, geleceğe güvenle bakabildiği bir toplumda yaşamın tadını çıkarmak daha olanaklıdır.
Bu nedenle güzel bir yaşamın hem kişisel hem de toplumsal koşulları vardır. Bir yandan kendi mutluluğumuzun değerini bilmeli, diğer yandan herkesin mutlu ve huzurlu yaşayabileceği bir dünya için çaba göstermeliyiz.
Denizin kıyısında huzur bulurken kıyıya ulaşamayanları da düşünmeliyiz. Güneşin sıcaklığını hissederken soğukta kalanları unutmamalıyız. Soframızdaki ekmeğin tadını çıkarırken açlıkla mücadele edenleri görmezden gelmemeliyiz.
Gerçek mutluluk, yalnızca kendimiz için güzel bir yaşam kurmak değil, başkalarının da güzel bir hayat yaşayabileceği bir dünyaya katkıda bulunmaktır.
MAVİYE BAK, YAŞAMI SEV
Deniz hâlâ kıyıya vuruyor. Güneş hâlâ gökyüzünde parlıyor. Bulutlar, maviliğin içinde ağır ağır yol alıyor.
Zaman geçiyor. Mevsimler değişiyor. İnsan yaş alıyor. Dün geride kalıyor, yarın henüz gelmiyor.
Elimizde yalnızca içinde bulunduğumuz an var.
Öyleyse bir deniz kıyısında yürüyebiliyorsak yürüyelim. Güneş yüzümüze vuruyorsa sıcaklığını hissedelim. Gökyüzünde bulutlar varsa onlara bakıp düşler kuralım. Yanımızda sevdiklerimiz varsa kıymetlerini bilelim. Dostlarımızla gülüp eğlenelim, güzel anılar biriktirelim. Bırakalım deniz, içimizdeki sıkıntıları biraz olsun hafifletsin. Güneş, yüreğimizi ısıtsın. Bulutlar, düşlerimizi özgürleştirsin.
Yaşamın n bütün sorunlarını bir günde çözemeyiz. Bütün haksızlıkları tek başımıza ortadan kaldıramayız. Ama yaşamın güzelliklerini fark edebilir, sevdiklerimize zaman ayırabilir ve daha güzel bir dünya için elimizden geleni yapabiliriz.
Unutmayalım: Mutluluk, her şeyin kusursuz olduğu bir dünyada yaşamayı beklemek değildir. Kusurları, eksiklikleri ve zorluklarıyla hayatın içindeki güzellikleri görebilmektir. Bugün deniz varsa denize, güneş varsa güneşe, bulutlar varsa gökyüzüne bakalım. Bir dostun sesini duyalım, sevdiğimiz insanın elini tutalım, içten bir gülümsemeyi paylaşalım. Çünkü yaşam, ertelenecek kadar uzun; hoyratça tüketilecek kadar değersiz değildir.
Yaşamak bir sanattır. Bu sanatın en güzel eseri ise insanın hem kendisi hem de başkaları için güzellikler üretebildiği, özgürce nefes alabildiği ve her yeni güne umutla bakabildiği bir yaşamdır.
Denizimize, güneşimize, bulutlarımıza ve sevdiklerimize sahip çıkalım.Yaşamın tadını çıkaralım. Çünkü yaşam, bütün zorluklarına karşın, yaşamaya değer!
