BURSA DİYON NE DİYON!
Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Ahmet Koçak makalesinde; Emekli olduğumdan beri her sabah yedide evin yakınlarında yarım saat yürüyüş yaparım. Formumu bu yürüyüşlere borçluyum. Formum: Üç kalp damarımda tıkanıklık, bel fıtığı, yüksek tansiyon, kötü kolesterol iki yüzün üzerinde, şeker azdım azacağım diyor…
Bu sabah dedim ki, nasıl olsa otobüs bedava; aynı yerde yürüyeceğime kent merkezine gider yürürüm. Dediğimi yaptım. Sabah yedide otobüse bindim. Ver elini Heykel…
Doktorlar saat on ile on altı arasında sokağa çıkma diyor. On olmadan eve dönmeliyim…
Bursa’nın ufak tefek taşlarına basa basa Timurtaş Paşa Türbesi’nin yakınına oturup etrafı izledim. Yakındaki duraklar hareketli. İnsanlarda işe yetişme telaşı var. Gençlerin telaşı neyse de altmış beş yaş üzeri emekliler koşarcasına otobüslere yetişmeye çalışıyorlar. Demek ki emekli aylığı yetmeyince…
Belediye işçileri yakındaki parkta temizliğe başlamış. Bir kadın işçi elindeki tel fırça ile çimlerin üzerindeki yaprakları bir araya topluyor. Bir rüzgâr esti tüm emekleri boşa gitti. Hadi yeni baştan…
Tahtakale’ye doğru yürümeye başladım. Çay fiyatlarına bakarak ilerliyorum. Bir yerde yirmi, az ilerisinde on beş, daha ileridekinde çay on lira. Biraz daha gitsem bedava olacak…
Kendi kendime kısa bir plan yaptım: Önce kelle paça içilecek, ardından çayın on lira olduğu çay ocağından çay içilecek…
Unlu mamul satan yerlerle berberler açılmış. Bir berber cama yazmış: Saç 200, sakal 150 İçimden: “Saç sakal 300’dür. Saçım sakalım uzun olsa iyiydi ya, yeni kestirdim…”
Simidini, poğaçasını alan çayla yemeye başlamış. Berberlerin de müşterisi gelmiş. Hayret sabahın bu saatinde saç mı kestirilirmiş? …
Bir çorbacı şöyle demişti. “Ellili yıllarda Bursa’ya bir çorba ustası gelmişti. O usta dört çorbacı yetiştirdi. Onlardan biri benim. Diğer üçü de çeşitli yerlerde çorbacı açtı. Oraları çocukları yürütüyor.” O ustanın dediği ustalardan birinin çorbacısına gittim. Fiyatlara baktım; kelle paça 240 lira.
Emekli aylığıma sordum; küçük çorba iç dedi. Bunun üzerine planda küçük bir değişiklik yapıp küçük çorba söyledim. Üzerine tereyağı döktürmedim. Kolesterolü yükseltmenin gereği yok. Şöyle çorbanın üzerinde cosss! diye dolandırsa iyiydi ya neyse…
Çorba küçük olunca tez bitti. 150 lira bayılınca ayaklarım beni doğru çayı ucuz ocağa doğru götürdü. İki adamın yakınına oturdum. Sağa sola bakınınca çaysadığımı anlayan adamlardan biri ayağa kalkıp yamacıma geçti:
“Ne vereyim abime? Çayım taze. Çay getireyim mi?
“Sabahın yedisinde tüm çaylar tazedir. Getir bakalım.”
Kalan adam tütünden sigaralar sarmış. Eline aldığı sigara ortasından açıldı. Onu tükürüğüyle yapıştırmaya uğraşırken çenesini ileri geri yaparak sigara almamı önerdi. Teşekkür ettim. Yanıtı belli, yarayı kaşıyan sorular iyidir; söyleşi başlatır.
“Neden tütün içiyorsun?”
“Hazırı pahalı alamıyorum.”
Çaycı bir bana bir kendine çay getirmiş. Çayları masaya koyup yanımıza oturdu. Kolunu yukarı kaldırınca dövme gördüm. Kolunu kaldırmasını, okumak istediğimi söyledim. Kaldırdı okudum;
“Baktığın son göz olurum.” yazıyor.
-Ne demek bu? Tehdit içeriyor.
-Korkma. İşte gençlikte yazdırdım. Öylece kaldı. O zamanlar Müslüm dinler kendimi jiletle doğrardım.
-Söyle bakalım siz çayı nasıl böyle ucuza satıyorsunuz?
-Abi ben çalışanım. Sekiz yüz lira yevmiyeye çalışırım. Başka yerde çalışanlar bin beş yüz iki bin alırlar. Bizim patron akıllı adam; yüz çay bana, yüz de dükkâna geriye kalan kendine…
-İyiymiş. Çayımı tazeler misin? Tazeledi. Bitirince ağalığım tuttu. Çaycının içtiği çaylar da dâhil tüm çayları ödedim. Çay ucuz ya ondan…
Çaycı:
“Bu çok oldu. Dur gitme abi sana bir çay daha getireyim” Yarılan sigarasını onarıp içmeye başlayan öbür adam:
“Olur mu abi, benim masama geldin benim ödemem gerekliydi” dediyse de veda edip ayrıldım. Oradan Ulucami’yi, Fidan Hanı, Koza Hanı dolaştım. Çay, Fidan Han’da 20, Koza Han’da kırk liraydı. Çay fiyatlarını söyleyeyim diğer içecekleri siz tahmin edersiniz.
Tuz Han’ı dolaştım. Kubbeli Hal’deki ballara, salçalara, pastırmalara, sucuklara, tere yağlara, çeşitli peynirlere baktıktan sonra (Alacak değiliz ya! Bakacağız tabii.) Abdal’a doğru indim. Abdal fırınında kısa da olsa sıra vardı. İnsanlar sabahın erken saatinde tahinli, simit, poğaça almış çayla kahvaltı ediyor…
Saat on olmadan evde olmalıyım. Hemen en yakıdaki durağa yürüdüm. Eve geldim.
Aga, şu Bursa güzel bir kent be ya!


