BİZİ BİRBİRİMİZE DÜŞÜREMEYECEKLER!
Çanakkale’den Bugüne Tek Yürek, Tek Millet
BÖRÜK TÜRK HABER AJANSI / VATAN MEDYA BURSA
Gazeteci-Yazar Hasan Mesut Ekmen
Türkiye bugün yalnızca ekonomik, siyasi ya da güvenlik sorunlarıyla değil, çok daha tehlikeli bir sınavla karşı karşıya: Birbirimize güvenimizi kaybetmemek.
Çünkü bir ülkeyi yalnızca sınırları, ordusu, ekonomisi veya kurumları ayakta tutmaz.
Bir ülkeyi asıl ayakta tutan, vatandaşlarının aynı geleceğe inanmasıdır.
Aynı bayrağın altında yaşayan insanların birbirine düşman değil, birbirine omuz veren insanlar olduğunu bilmesidir.
İşte bu nedenle bugün yazacağım sözlerin siyasi bir tarafı yoktur.
Bu yazı herhangi bir partinin propagandası değildir.
Bu yazı herhangi bir siyasi görüşün savunusu değildir.
Bu yazı bir kardeşlik çağrısıdır.
Hem de öyle sıradan bir kardeşlik çağrısı değil.
Türkiye’nin en hassas damarına dokunan, herkesin bir kez daha düşünmesini gerektiren bir çağrı.
Çünkü mesele Türk-Kürt meselesi değildir.
Mesele Doğu-Batı meselesi değildir.
Mesele sağ-sol meselesi değildir.
Mesele iktidar-muhalefet meselesi hiç değildir.
Mesele, aynı ülkenin çocuklarının birbirine düşürülmesine izin verip vermeyeceğimizdir.
Ve benim cevabım nettir:
BİZİ BİRBİRİMİZE DÜŞÜREMEYECEKLER!
ÇANAKKALE’YE BAKIN, GERÇEĞİ ORADA GÖRECEKSİNİZ
Bazen bugünü anlamak için bugüne değil, geçmişe bakmak gerekir.
Gelin hep birlikte Çanakkale’ye gidelim.
Siperlere bakalım.
Toprağın altına bakalım.
Şehitliklerdeki isimlere bakalım.
Çünkü Çanakkale, bu milletin kim olduğunu anlatan en büyük aynalardan biridir.
Çanakkale’de farklı şehirlerden gelen insanların aynı cephede savaştığını bugün şehitliklerde, anıtlarda ve tarihi kayıtlarda görmek mümkün.
Örneğin Yahya Çavuş Şehitliği, Ertuğrul Koyu’nda hayatını kaybeden askerlerin hatırasını yaşatıyor; resmi kayıtlarda burada 148 şehidin adı ve 67 sembolik mezar taşıyla diğer şehitlerin anıldığı belirtiliyor.
O insanların mezarlarının başına gidin.
Kimisi Anadolu’nun bir başka köşesinden gelmiş.
Kimisi başka bir şehirden.
Ama hepsi aynı toprağın altında.
Hepsinin üzerinde aynı bayrak.
Hepsinin hikâyesinde aynı vatan.
İşte Çanakkale’nin bize bıraktığı en büyük miras budur:
Farklılıklarımız bizi düşman yapmadı.
Tam tersine, o günlerde ortak kaderimiz bizi birbirimize daha fazla yaklaştırdı.
O GÜN “SEN KİMSİN?” DİYE SORMADILAR
Siperlerde ölüm vardı.
Açlık vardı.
Yokluk vardı.
Cephane kıtlığı vardı.
Ama kardeşlik vardı.
Kimse yanındaki Mehmet’e:
“Sen hangi şehirden geldin?”
“Senin kökenin ne?”
“Senin ailenden kimler var?”
“Sen hangi siyasi düşüncedesin?”
diye sormadı.
Çünkü karşılarında vatanı tehdit eden bir savaş vardı.
Ve biliyorlardı:
Yanındaki insan düşmanın değil, kardeşinin ta kendisiydi.
Bugün Çanakkale’deki şehitliklere baktığımızda bunu daha açık görüyoruz.
Farklı bölgelerden gelen insanların aynı mücadelede buluşması, Türkiye’nin ortak tarihinin en güçlü gerçeklerinden biridir.
Çanakkale’nin bize söylediği şey aslında son derece basittir:
Birlikte yaşamak zorunda olduğumuz için değil, birlikte yaşadığımız için kardeşiz.
ŞEHİTLERİN MEZARINDA SİYASET YOKTUR
Bir şehitliğe gidin.
Sessizce yürüyün.
Mezar taşlarını okuyun.
İsimlere bakın.
Memleketlere bakın.
Sonra kendinize şu soruyu sorun:
Bu insanlar bugün hayatta olsaydı birbirlerine düşman olmamızı ister miydi?
Cevap bellidir.
Hayır.
Onlar bu ülke için can verdi.
Onların bıraktığı emanet, birbirimize kin beslemek değildir.
Onların emaneti, bu vatanı korumaktır.
Şehitlikler bize bağırmaz.
Slogan atmaz.
Siyasi propaganda yapmaz.
Ama sessizliğiyle çok büyük bir şey söyler:
“Biz birlikte öldük. Siz birlikte yaşayın.”
İşte bizim anlamamız gereken mesaj budur.
BUGÜN BİR PROVOKASYON, YARIN BİR TOPLUMSAL YARAYA DÖNÜŞEBİLİR
Son günlerde Zonguldak’ın Alaplı ilçesinde Şırnak’tan gelen mevsimlik tarım işçilerine yönelik saldırı iddialarının kamuoyuna yansıması, toplumdaki hassasiyetleri yeniden gündeme taşıdı.
Kamuoyuna yansıyan haberlere göre Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinden fındık işçiliği için gelen 70’in üzerinde işçi ve ailelerinin saldırıya uğradığı iddia edildi; konuya ilişkin adli sürecin başlatıldığı da bildirildi.
Bu iddialar elbette bütün yönleriyle soruşturulmalı.
Kim ne yaptı?
Neden yaptı?
Olay nasıl başladı?
Kimler sorumlu?
Güvenlik güçlerinin müdahalesi nasıl gerçekleşti?
Bunların tamamı hukuk içerisinde ortaya çıkarılmalı.
Ama burada çok daha önemli bir sınır var.
Bir kişinin veya bir grubun eylemini milyonlarca insana mal edemeyiz.
Bir olay üzerinden bütün bir bölgeyi suçlayamayız.
Bir kişinin yanlışından dolayı milyonlarca insanı zan altında bırakamayız.
Çünkü bu, adalet değildir.
Bu, hakkaniyet değildir.
Bu, gazetecilik de değildir.
Daha da önemlisi:
Bu, kardeşliğe hizmet etmez.
PROVOKASYONUN EN BÜYÜK YAKITI ÖFKEDİR
Provokasyon nasıl çalışır?
Önce küçük bir olay büyütülür.
Sonra olayın tamamı anlatılmadan görüntüler dolaşıma sokulur.
Ardından bir kişinin sözü bir topluluğa mal edilir.
Sonra öfke yükseltilir.
Ardından insanlar birbirine düşman edilmeye başlanır.
Ve en sonunda toplumun bir kesimi diğer kesiminden korkar hale gelir.
İşte tehlike tam burada başlar.
Çünkü birbirinden korkan toplumlar birbirine güvenemez.
Birbirine güvenmeyen toplumlar ortak gelecek kuramaz.
Ortak gelecek kuramayan toplumlar ise içeriden zayıflar.
Bu nedenle bugün Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla öfke değildir.
Daha fazla sağduyudur.
Daha fazla düşmanlık değildir.
Daha fazla adalettir.
Daha fazla suçlama değildir.
Daha fazla hukuk ve gerçek bilgidir.
BİZİM KARDEŞLİĞİMİZ SOSYAL MEDYADA KURULMADI
Bizi birbirimize bağlayan şey yalnızca anayasal bir vatandaşlık bağı değildir.
Bu bağ, günlük hayatın içinde yıllardır örülüyor.
Aynı mahallede yaşıyoruz.
Aynı pazardan alışveriş yapıyoruz.
Aynı fabrikada çalışıyoruz.
Aynı tarlada ter döküyoruz.
Aynı üniversitede okuyoruz.
Aynı hastanede sıra bekliyoruz.
Aynı otobüse biniyoruz.
Aynı kahvede oturuyoruz.
Aynı düğünde halay çekiyoruz.
Aynı cenazede omuz omuza duruyoruz.
Kız alıyoruz.
Kız veriyoruz.
Akraba oluyoruz.
Dost oluyoruz.
Komşu oluyoruz.
Ve yıllar içerisinde birbirimizin hayatına karışıyoruz.
İşte bizim kardeşliğimiz budur.
Kâğıt üzerinde yazılmış bir slogan değil, hayatın kendisidir.
BİRİLERİ BİZİ KİMLİKLERİMİZLE TARTIŞTIRMAK İSTEYEBİLİR
Benim en büyük endişem budur.
Türkiye’de insanlar birbirlerinin kimliğini tartışmaya başladığında, ortak geleceğimizi konuşmayı bırakıyoruz.
“Sen kimsin?”
“Ben kimim?”
“Senin kökenin ne?”
“Benim kökenim ne?”
sorularının içine hapsolduğumuz anda asıl soruları unutuyoruz.
Çocuklarımızın eğitimi ne olacak?
Gençlerimiz nasıl iş bulacak?
Emeklimiz nasıl geçinecek?
Çiftçimiz nasıl üretmeye devam edecek?
İşçimiz nasıl insanca yaşayacak?
Türkiye ekonomisini nasıl güçlendirecek?
Adalet nasıl daha güçlü hale gelecek?
Bunlar dururken birbirimize düşman olmak kimin işine yarar?
İşte asıl sorulması gereken soru budur.
TÜRK’Ü KÜRT’E, KÜRT’Ü TÜRK’E DÜŞMAN ETMEK KİMSENİN HAYRINA DEĞİL
Ben Türk’ün Kürt’e düşman edilmesini de istemiyorum.
Kürt’ün Türk’e düşman edilmesini de istemiyorum.
Çünkü ben bu ülkenin insanlarının birbirine düşman olmasını istemiyorum.
Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları arasında etnik köken üzerinden düşmanlık üretilmesini reddediyorum.
Bir insanın doğduğu şehir, onun iyi veya kötü insan olduğunu belirlemez.
Bir insanın etnik kökeni, onun karakterini belirlemez.
Bir insanın dili, onun vatan sevgisini ölçmez.
Bir insanın siyasi tercihi, onun insanlığını ortadan kaldırmaz.
İnsanları suçlarına göre değerlendirelim; kimliklerine göre değil.
Bir suç varsa suçun sahibi bellidir.
Bir suçlu varsa hukuk onunla ilgilenir.
Ama bir kişinin suçunu milyonlara yüklemek, adalet değil toplumsal cezalandırmadır.
Buna da izin vermemeliyiz.
“TERÖRSÜZ TÜRKİYE” HEDEFİNE GİDEN YOLDA EN BÜYÜK GÜÇ KARDEŞLİKTİR
Türkiye’nin terörden arındırılmış, güvenli ve huzurlu bir geleceğe ulaşması hepimizin ortak beklentisi olmalıdır.
Ancak bunun yolu toplumun farklı kesimlerini birbirine düşürmekten geçmez.
Tam tersine, terörün ve şiddetin toplumsal zeminini daraltmanın en güçlü yollarından biri vatandaşların birbirine güvenmesini sağlamaktır.
Hukuk güçlü olacak.
Devlet güçlü olacak.
Güvenlik güçleri görevini yapacak.
Suç işleyen hesap verecek.
Ama masum vatandaş, kimliği veya memleketi nedeniyle hedef haline getirilmeyecek.
İşte gerçek devlet ciddiyeti budur.
GAZETECİLERE DEĞİL, ÖNCE KENDİ KALEMİME HESAP SORUYORUM
Bir gazeteci olarak burada kendime de ciddi bir sorumluluk yüklüyorum.
Çünkü kalem güçlüdür.
Bir cümle insanları sakinleştirebilir.
Bir cümle insanları ayağa kaldırabilir.
Bir başlık gerçeği aydınlatabilir.
Ama aynı başlık yanlış kullanılırsa insanların arasına kin de sokabilir.
Bugün sosyal medyanın en büyük problemi budur.
Eski bir görüntü yeniymiş gibi dolaşıma sokulabiliyor.
Kesilmiş bir video bütün gerçekmiş gibi sunulabiliyor.
Doğrulanmamış bir iddia milyonlara ulaşabiliyor.
Bir kişinin sözü bir topluluğun tamamına mal edilebiliyor.
Ve bazen insanlar gerçeği öğrenmeden öfkeleniyor.
Sonra gerçek ortaya çıktığında ise iş işten geçmiş oluyor.
Bu nedenle gazetecinin görevi yalnızca ilk olmak değildir.
Gazetecinin görevi doğru olmaktır.
Hızlı olmak önemlidir.
Ama doğru olmak daha önemlidir.
Çarpıcı başlık önemlidir.
Ama toplumsal sorumluluk daha önemlidir.
Tıklanma önemlidir.
Ama insan hayatı daha önemlidir.
KALEMİMİZ FİTNEYE DEĞİL, HAKİKATE HİZMET ETMELİ
Buradan meslektaşlarıma açıkça sesleniyorum:
Bir görüntüyü paylaşmadan önce doğrulayalım.
Bir iddiayı yazmadan önce araştıralım.
Bir kişiyi suçlamadan önce karşı tarafı dinleyelim.
Bir topluluğu hedef göstermeden önce bunun sonucunu düşünelim.
Çünkü gazetecilik yalnızca bilgi aktarma mesleği değildir.
Aynı zamanda toplumsal sorumluluktur.
Kalemimizin ucunda yalnızca mürekkep yok.
İnsanların hayatı var.
Ailelerin huzuru var.
Çocukların geleceği var.
Toplumun güven duygusu var.
Bu nedenle bizim ekranlarımız kavgayı değil sağduyuyu büyütmeli.
Bizim manşetlerimiz düşmanlığı değil gerçeği büyütmeli.
Bizim haberlerimiz insanları birbirine düşürmemeli.
TÜRKİYE’Yİ DIŞARIDAN BÖLMEK KADAR İÇERİDEN PARÇALAMAK DA TEHLİKELİDİR
Türkiye’nin güçlü olmasını istemeyen çevreler tarih boyunca olmuştur.
Bundan sonra da olacaktır.
Fakat dışarıdaki hesapları tartışmadan önce içerideki zaaflarımızı görmemiz gerekiyor.
Bir ülkeyi yalnızca dışarıdan gelen tehditler zayıflatmaz.
İçeride oluşan güvensizlik de ülkeleri zayıflatır.
İnsanların birbirine güvenmediği,
komşusundan şüphelendiği,
vatandaşın vatandaşından korktuğu,
her olayın kimlik kavgasına dönüştüğü bir toplum güçlü kalamaz.
Bu nedenle bizim en büyük güvenlik duvarımız yalnızca sınırlarımızdaki tedbirler değildir.
Birbirimize duyduğumuz güvendir.
En büyük kalemiz kardeşliğimizdir.
En güçlü savunmamız birlik ve beraberliğimizdir.
“TEK MİLLET, TEK BAYRAK, TEK VATAN, TEK DEVLET” BİR DIŞLAMA DEĞİL, ORTAK SORUMLULUKTUR
Bu kavramları kullanırken de birbirimizi doğru anlamamız gerekiyor.
Tek millet demek, insanların farklılıklarını inkâr etmek değildir.
Tek bayrak demek, kimseyi dışlamak değildir.
Tek vatan demek, bir vatandaşın diğerinden daha değerli olduğu anlamına gelmez.
Tek devlet demek, vatandaşın hukuk karşısında eşit olması gerektiğini hatırlatır.
Türkiye’nin gücü, farklılıkların yok edilmesinde değil; farklılıkların ortak vatandaşlık zemini üzerinde huzur içerisinde yaşayabilmesindedir.
Bayrak hepimizin.
Vatan hepimizin.
Devlet hepimizin.
Ve en önemlisi:
Gelecek hepimizin.
ŞEHİTLERİMİZE VERECEĞİMİZ EN BÜYÜK SÖZ
Bir an için gözlerinizi kapatın.
Çanakkale’de toprağa düşen bir Mehmet’i düşünün.
Belki annesi onu uğurlarken:
“Dikkat et evladım” dedi.
Belki babası son kez sarıldı.
Belki kardeşi onun arkasından baktı.
Belki sevdiği insan geri dönmesini bekledi.
Ama dönmedi.
Vatan için can verdi.
Şimdi o Mehmet’in mezarının başında durduğumuzu düşünün.
Ona bir soru soralım:
“Sen ne için can verdin?”
Cevabı herkesin vicdanında aynı yankılanacaktır:
“Vatan için.”
Sonra ikinci soruyu soralım:
“Peki biz bugün birbirimize düşman olalım mı?”
Ben o şehidin buna “evet” diyeceğine inanmıyorum.
Tam tersine, bize bırakacağı mesaj bellidir:
“Ben bu vatan için can verdim. Siz bu vatanı birbirinize dar etmeyin.”
İşte şehitlerimizin emanetini doğru anlamak budur.
ARTIK ÇOCUKLARIMIZA KORKUYU DEĞİL, KARDEŞLİĞİ MİRAS BIRAKALIM
Yıllarca terörün acısını yaşadık.
Anneler ağladı.
Babalar evlatlarını toprağa verdi.
Çocuklar babasız büyüdü.
Aileler parçalandı.
Gençler hayatlarının baharında toprağa düştü.
Bu ülke çok ağır bedeller ödedi.
Artık yeter.
Çocuklarımız bizim yaşadığımız acıları yaşamasın.
Onlar birbirlerinden korkmasın.
Birbirlerinin kimliğini sorgulamak yerine birbirlerinin insanlığını görsün.
Aynı okulda okusun.
Aynı sokakta oynasın.
Aynı üniversitede eğitim alsın.
Aynı işyerinde çalışsın.
Birbirlerinin düğününe gitsin.
Birbirlerinin cenazesinde omuz omuza dursun.
İşte çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras budur.
Kardeşlik.
BU ÜLKENİN ASIL İHTİYACI BİRBİRİNE DÜŞMAN İNSANLAR DEĞİL, BİRBİRİNE GÜVENEN VATANDAŞLARDIR
Siyasi görüşlerimiz farklı olabilir.
Partilerimiz farklı olabilir.
Oy verdiğimiz insanlar farklı olabilir.
Düşüncelerimiz farklı olabilir.
Ama bunların hiçbiri birbirimize düşman olmamızı gerektirmez.
Demokrasi zaten farklılıkların birlikte yaşayabilme sanatıdır.
Benim doğruma katılmayabilirsiniz.
Ben sizin fikrinize katılmayabilirim.
Ama birbirimizin insanlığına saygı göstermek zorundayız.
Çünkü yarın aynı hastanede yan yana olacağız.
Aynı pazarda karşılaşacağız.
Aynı sokaktan geçeceğiz.
Çocuklarımız aynı sınıfta okuyacak.
Belki aynı işyerinde çalışacağız.
Belki aynı cenazede birbirimize sarılacağız.
O halde bugün birbirimize neden düşman olalım?
SON SÖZÜMÜ ÇANAKKALE’YE BIRAKIYORUM
Ben bugün bütün Türkiye’ye sesleniyorum.
Türk’e de sesleniyorum.
Kürt’e de sesleniyorum.
Doğuluya da sesleniyorum.
Batılıya da sesleniyorum.
Sağcıya da sesleniyorum.
Solcuya da sesleniyorum.
İktidara da sesleniyorum.
Muhalefete de sesleniyorum.
Gazeteciye de sesleniyorum.
Vatandaşa da sesleniyorum.
Ne olur birbirimize düşmeyelim.
Bir provokasyonun peşinden gitmeyelim.
Doğrulanmamış hiçbir görüntüyü paylaşmayalım.
Bir kişinin yanlışını bir topluma mal etmeyelim.
Bir olay üzerinden milyonları suçlamayalım.
Türk’ü Kürt’e, Kürt’ü Türk’e düşman edecek sözlerden uzak duralım.
Çünkü bizim birbirimize düşmanlığımızdan kazanç sağlayacak birileri çıkabilir.
Ama bizim kardeşliğimizden kazanç sağlayacak olan Türkiye’dir.
Bizim birlikteliğimizden kazanç sağlayacak olan çocuklarımızdır.
Bizim huzurumuzdan kazanç sağlayacak olan geleceğimizdir.
Ve unutmayalım:
Çanakkale’de yan yana yatan şehitlerimizin bize bıraktığı miras ayrılık değildir.
Birliktir.
Onlar bize bir ülke bıraktı.
Bir bayrak bıraktı.
Bir vatan bıraktı.
Bir Cumhuriyet bıraktı.
Ve belki de en önemlisi, bize ortak bir kader bıraktı.
Şimdi bizim görevimiz o emaneti birbirimize karşı kullanmak değil, birlikte korumaktır.
Biz onların torunlarıyız.
Biz aynı vatanın evlatlarıyız.
Biz aynı bayrağın altında yaşıyoruz.
Bizim ortak bir geçmişimiz var.
Bizim ortak bir bugünümüz var.
Ve bizim ortak bir geleceğimiz olmak zorunda.
Tek millet.
Tek bayrak.
Tek vatan.
Tek devlet.
Ve bütün bunları anlamlı kılan en büyük değer:
KARDEŞLİK.
Allah bu millete bir daha kardeş kavgası yaşatmasın.
Şehitlerimizin ruhu şad olsun.
Rabbim Türkiye’nin birliğini, beraberliğini ve kardeşliğini daim eylesin.
Çünkü bizim artık birbirimizle kavga edecek değil, birbirimize omuz verecek kadar büyük bir geleceğe ihtiyacımız var.
Ve buradan açıkça söylüyorum:
BİZİ BİRBİRİMİZE DÜŞÜREMEYECEKLER!
BİZ KARDEŞİZ.
BİZ BİRLİKTE TÜRKİYE’YİZ.
BU OYUNA GELMEYECEĞİZ!

