Bir İlişkinin Anatomisi II: Güven İnşa Edilir mi, Kazanılır mı?
Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Dr Dilek Baran makalesinde;
“Bir ilişkiyi anlamak, insanı anlamaktır. İnsanı anlamak ise toplumu anlamanın en kısa yoludur.”
Bir ilişkinin en görünmeyen ama en güçlü taşıyıcısı güvendir.
Sevgi bir ilişkiyi başlatabilir. Tutku heyecan yaratabilir. Ortak hayaller geleceğe dair umut oluşturabilir. Ancak bütün bunların üzerinde yükseldiği temel yoksa, ilişki uzun süre ayakta kalamaz.
O temel güvendir.
Peki güven nedir?
Bir insana inanmak mı?
Söylediklerini sorgulamamak mı?
Yoksa bir insanın yanında kendini sürekli savunmak zorunda hissetmemek mi?
Belki de güven, tüm bunların ötesinde bir şeydir. Güven, insanın karşısındaki kişinin yanında kendisi olabilme cesaretidir.
Psikoloji bize güven ihtiyacının insanın en temel duygusal ihtiyaçlarından biri olduğunu gösterir. John Bowlby’nin Bağlanma Kuramı’na göre çocukluk döneminde kurulan bağlar, yetişkinlikteki ilişkilerimizin temelini etkiler (Bowlby, 1988). Bir insan ilişkiye yalnızca bugünkü kişiliğiyle değil; geçmiş deneyimleri, korkuları, yaraları ve öğrendiği sevgi biçimleriyle gelir.
Bu nedenle iki insanın ilişkisi aslında iki farklı hayat hikâyesinin karşılaşmasıdır.
Kimi insan yakınlıkta huzur bulur, kimi insan yakınlığı kaybetme korkusuyla yaşar. Kimi güvenmek isterken, kimi incinmemek için mesafeyi tercih eder. Bu yüzden güven sadece karşımızdaki kişinin davranışlarından değil, bizim geçmişten taşıdığımız anlamlardan da etkilenir.
Peki güven kazanılır mı?
Evet.
Çünkü güvenin ilk adımı kişinin kendi karakterini göstermesidir.
Dürüstlük, tutarlılık, sorumluluk ve söz ile davranış arasındaki uyum güvenin temel taşlarıdır.
Bir insan “Bana güvenmelisin” diyerek güven oluşturamaz. Güven talep edilmez; davranışlarla kazanılır.
Bir insanın gerçek karakteri, her şey yolundayken değil; zor zamanlarda ortaya çıkar. Çıkarı olmadığında nasıl davrandığı, hata yaptığında sorumluluk alıp almadığı, güç eline geçtiğinde karşısındakine nasıl yaklaştığı güvenin gerçek sınavıdır.
Erich Fromm, sevgiyi yalnızca bir duygu olarak değil; emek, sorumluluk ve dikkat gerektiren bir sanat olarak değerlendirir (Fromm, 1956). Güven de böyledir. Bir anda ortaya çıkmaz. Büyük sözlerle değil, küçük ama sürekli davranışlarla oluşur.
Bu nedenle güven hem kazanılır hem inşa edilir.
Kazanmak, kişinin güvenilir olduğunu göstermesidir.
İnşa etmek ise iki insanın zaman içinde ortak bir alan oluşturmasıdır.
Güven bir bina gibidir. Dürüstlük ilk tuğladır. Sadakat duvarları örer. Empati yapıyı güçlendirir. Krizler ise bu binanın sağlamlığını test eder.
Çünkü insanlar birbirlerine güzel günlerde kolay güvenebilir. Asıl mesele hayat zorlaştığında ortaya çıkar.
Bir insan kırıldığında nasıl davranır?
Hata yaptığında onarmayı mı seçer, yoksa inkâr etmeyi mi?
Kaybetme korkusu yaşadığında sevgiyle mi yaklaşır, kontrolle mi?
İşte güven tam olarak burada anlam kazanır.
Sosyolojik açıdan baktığımızda ise güven yalnızca iki insanın özel alanında kalan bir duygu değildir. Toplumların da güven duygusu vardır.
Anthony Giddens, modern toplumlarda güvenin geleneksel yapılardan uzaklaşarak bireysel ilişkilere ve soyut sistemlere taşındığını belirtir (Giddens, 1990). Eskiden aile, mahalle ve geleneksel bağlar güven üretirken; modern insan daha karmaşık, hızlı ve belirsiz bir dünyada güven aramaktadır.
Bugünün insanı aynı anda iki şey ister:
Özgür olmak ve ait olmak.
Bağımsız kalmak ve güvenli bir bağ kurmak.
Modern ilişkilerin en büyük çelişkilerinden biri de budur.
Zygmunt Bauman’ın “Akışkan Modernlik” yaklaşımı, günümüz ilişkilerindeki kırılganlığı anlamamız açısından önemlidir (Bauman, 2000). Tüketim kültürü yalnızca nesneleri değil, bazen ilişkileri de kolay değiştirilebilir hale getirmiştir.
Sistem bize çoğu zaman onarmayı değil, değiştirmeyi öğretir.
Sabretmeyi değil, yenisini aramayı öğretir.
Ancak güven tüketim mantığıyla kurulamaz.
Çünkü güven zaman ister.
Emek ister.
Süreklilik ister.
Dijital çağ ise güven meselesini daha karmaşık hale getirmiştir. Artık ilişkiler sadece yüz yüze yaşanmıyor. Sosyal medya, mesajlar, takipler, beğeniler ve dijital izler yeni bir iletişim alanı oluşturuyor.
Bazen insanlar karşısındaki kişiye değil, onun dijital görüntüsüne güvenmeye çalışıyor.
Görünürlük artarken, gerçek yakınlık azalabiliyor.
Felsefi açıdan baktığımızda Martin Buber’in “Ben-Sen” ilişkisi önemli bir noktaya işaret eder. Gerçek ilişki, karşımızdaki insanı bir araç olarak değil, kendi varlığı olan bir özne olarak gördüğümüzde başlar.
Belki de güvenin en temel şartı budur:
Karşımızdakini yönetmeden, değiştirmeden ve sahip olmadan kabul edebilmek.
Anarşist düşünce de burada önemli bir soru sorar:
Sevgi ile tahakküm arasındaki sınır nerede başlar?
Çünkü bazen kontrol, sevgi gibi sunulabilir.
“Kıskanıyorum çünkü seviyorum.”
“Karışıyorum çünkü önemsiyorum.”
“Denetliyorum çünkü koruyorum.”
Ancak gerçek sevgi, karşısındaki insanın özgürlüğünü yok etmez.
Gerçek bağ, sahip olmak değil; birlikte var olabilmektir.
Bu noktada insanın kendisine sorması gereken en zor soru belki de şudur:
“Karşımdaki insan bana güven veriyor mu?”
Ama bundan önce:
“Ben güvenilir bir insan mıyım?”
Çünkü güven sadece karşıdan beklenen bir duygu değildir. Aynı zamanda insanın kendi karakterine verdiği sözdür.
Sonuç olarak güven, bir ilişkiye sonradan eklenen bir detay değildir.
İlişkinin kendisidir.
Güven bir sözle kazanılmaz.
Bir hediyeyle kurulmaz.
Bir anda oluşmaz.
Zamanla, dürüstlükle, tutarlılıkla ve zor zamanlarda gösterilen tavırlarla inşa edilir.
Çünkü bir ilişkiyi ayakta tutan şey yalnızca sevilmek değildir.
Güvenilmektir.
Bir sonraki yazı:
Bir İlişkinin Anatomisi III: Bağlanmak mı, Bağımlı Olmak mı?

