DOLAR18,6466
EURO19,7342
ALTIN1.075,99
BIST4.855,92
Haberde Bursa

Türkiye Altından Kalkamayacağı Bir Krize Sürükleniyor!

21.06.2020
953
Türkiye Altından Kalkamayacağı Bir Krize Sürükleniyor!

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal’dan ‘Gıda İçin Kırmızı Alarm’ uyarısı. Sarıbal; “Gıda ve beslenme,  tüm canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için yaşamsal bir gerekliliktir. 1948 Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannamesi ile uluslararası hukukta korunan, temel bir hak olarak tanımlanmıştır. Bu en temel hakla ilgili sorunlar, daha çok gelişmekte olan ülkeleri ilgilendiriyor gibi görünebilir. Oysa küreselleşmenin getirdiği ilişkilerle belirlenen neoliberalizm etkisindeki yanlı ve yanlış tarım politikalarına bağlı olumsuz etkiler, gelişmiş ülkeler için ciddi boyutta sorunlar yaratıyor. İklim değişikliğiyle tüm insanlığı etkileyen ve etkileyecek olan değişimler, son yaşadığımız COVID-19 salgını ile birçok ülke açısından zorlu bir sınava dönüştü. Bilimi yok saymayan ve bu öncü sarsıntıları ciddi birer uyarı olarak alan ülkeler de var, ne yazık ki geleceği kendi ömrü ve refahı ile tanımlayan otoriter rejimler gibi pansuman politikalarına güvenenler de var. Kaynakların yanlış kullanımı, dış ticaret hatta siyasal ilişkiler ölçeğinde şekillenen uygulamalar, gıdaya ulaşımı özellikle gelir seviyesi düşük kitleler açısından zorlaştırıyor. Gelişmiş ülkeler kadar az gelişmiş ülkeleri de etkileyen ve sadece güçlü olanı koruyan sistem, ülkelerin kendi kendine yeterli olmaktan çıkarak dışarıya bağımlı hale gelmelerine sebep oluyor. Ekonomik nedenlerden dolayı gıdaya ulaşamayan kesimler artıyor.”

“Beslenme ve gıdanın temel bir insan hakkı olması nedeniyle gıdanın kim için, nasıl ve kim tarafından üretildiği sorgulanıyor. Sorulara verilecek yanıtlar, hem tüm dünya halkları için sağlıklı ve güvenli gıdanın erişilebilir olması ve hem de adil bölüşümü açısından önemli. Yaşamın sağlıklı döngüsü açısından da vazgeçilmez nitelikte olan gıdanın herkes için erişilebilir, temiz ve güvenilir bir şekilde üretilmesi, tarımsal faaliyetlerin sürdürülmesi ile bağlantılı. Ancak yaşadığımız bu süreçte ekonominin ‘büyüme’ olarak adlandırdığı bir başarı uğruna büyük resmi yok sayarak atılan yanlış adımlar, doğa ve insanlar aleyhine sonuçlar doğuran, büyük bir yıkım ve tahribata dönüşüyor.”

“Neoliberal tarım politikaları, endüstriyel tarımı teşvik ederek üretimden tüketime kadar gıda zincirinde küresel şirketlerin egemenliğiyle küçük çiftçileri, üreticiyi sistem dışına atıyor. Çiftçi, para kazanamaz ve büyük uluslararası zincirlere bağımlı hale gelirken, uluslararası gıda şirketleri de olağanüstü büyüklükte ticari anlaşmalarla paralar kazanıyor. Bu şirketlerin daha az emekle daha hızlı ürün elde etme hırsıyla kullandığı kimyasallarla toprak, su, hava zehirleniyor. Ekolojik denge geri dönülmez şekilde tahrip ediliyor. Ne eskiden olduğu gibi vitamin deposu ürünler ne de lezzet var artık sofralarda!”

“Toprağını terk etmek zorunda kalan üreticiler büyük şehirde yaşam mücadelesi verirken, ona artık para kazandırmayan toprağını elden çıkartmayı tercih ediyor. Tarımın şirketler tarafından üstü açık fabrikalara dönüştürülmesinin bir sonucu olarak gıda sistemi kırılganlıklar yaratıyor. Zengin küresel gıda kaynaklarına rağmen yaygın yetersiz beslenmenin ve açlığın giderek artması, gıdanın eşitsiz bölüşümünün göstergesi. Tarımın bozulan döngüsü ve doğayla bağının kopması, gıda fiyatlarında yüksek artışlara ve ürünlerin besleyici ve doyurucu özelliklerini yitirmesiyle sonuçlanıyor. Bu durum, güvenli ve sağlıklı gıdaya ulaşabilen insan sayısında kendisini açıkça ortaya koyuyor. Tarımsal kaynakların zenginliğine rağmen bugün dünyada 820 milyondan fazla insan açlıkla sınanıyor; 2 milyardan fazla insan da temiz su kaynaklarına ulaşamaz durumda. Böyle bir ortamda, gıdanın kar için üretimi, tarımın geleneksel bilgisini yok ederken gıda erişiminde de eşitsizlikleri tırmandırıyor.”

Endüstriyel tarımın egemenliği, gıda egemenliğini yok ediyor.

“Küçük çiftçilerin yok oluşa sürüklendiği, ürün çeşitliliğinin yerini monokültürlerin aldığı, tarım faaliyetinin besleyici ve çeşitlilik içeren ürünlerden çıkıp genetiği değiştirilmiş tohumlar ve pestisitler için pazar yaratma faaliyetine dönüştüğü “yeni tarım” tüm ülkelerde var. Ancak bizim ülkemiz bambaşka bir gerçekle yüzleşiyor. 18 yıllık AKP iktidarında Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte ülkemizin kalkınma ve gelişim öyküsünün temel taşlarından biri olan tarım, artık ülkemizde ekonomiye katkı sunan bir kaynak olmak şöyle dursun hayvan yeminde bile dışa bağımlı koşullarda bir tuzağa dönüşmüş durumda. Osmanlı döneminde memleketin tümünün padişahın mülkü sayıldığı malumdur. O zamanlarda çiftçinin gelirinin %10’unu “aşar vergisi” adı altında devlete verdiği sistem, 1925 yılında bu verginin kaldırılmasıyla ve tarım sektörünün desteklenmesiyle büyük bir değişim geçirmişti Ziraat Bankası aracılığıyla kredi verilerek çiftçinin ve üreticinin desteklenmesi, kendi kaynaklarıyla kendine yeten bir tarım ülkesi yaratmıştı.”

“Bugün bu desteklerin büyük oranda geri çekilmesi ve yürütülen yanlış politikalarla tamamen dışa bağımlı hale gelen ülkemiz -artık kendine yetmek şöyle dursun- giderek artan fiyatlar ve sağlıksız ithal ürünler nedeniyle gıda egemenliğini tamamen kaybetmiş durumdadır. 1934-1938 yılları arasını kapsayan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın yapılması, Türkiye’yi Batılı ülkeler arasında belirli süreli ekonomik plana sahip ilk ülke yapmıştı. Bugünkü gıda politikaları ise, gıdayı üretenler ile ona ihtiyaç duyanlar arasındaki bağı da koparıyor. Üretimden kopuk bir tüketim toplumu yaratılırken emeğin sömürüldüğü ve zenginin korunduğu bu düzenin pandemi sürecinde ne denli kırılgan olduğunu görüyoruz.”

“2000’li yılların başında yaşanan kriz sonucu iktidara gelen AKP döneminde tarıma yönelik özelleştirme saldırısı ivme kazandı. AKP’nin uyguladığı vahşi neoliberal program, tarımı destekleyen ve ona girdi ve teknoloji sağlayan kurumları ya özelleştirdi ya da tasfiye etti. Tarım birlikleri zayıflatıldı, işlevsizleştirildi. Cumhuriyet’imizin birikimleri ve kurumları AKP döneminde özelleştirme adı altında yağmalanıp talan edildi. Cumhuriyet’in sanayisi, ticareti, ulaşımı, limanları, petrolleri, kentleri, turizmi, tersaneleri ve bankaları yerli ve yabancı sermayeye yok pahasına satıldı, peşkeş çekildi. Bu süreçten tarım da nasibini aldı. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi ve bunun sonuçları, tarımın endüstrileştirilmesiyle ilgili iyi bir örnek.”

“2017’nin başlarında, mısırdan “nişasta bazlı şeker” (NBŞ) üreten ABD’li gıda devi Cargill’in “Şeker Piyasası Mevcut Durum ve Değerlendirme Raporu” hazırlamasıyla bir süreç başladı. Bu süreç, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın 2018’de Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.’ye ait Bor, Çorum, Kırşehir, Yozgat, Erzincan, Erzurum, Ilgın, Kastamonu, Turhal, Afyon, Alpullu, Burdur, Elbistan, Muş şeker fabrikalarının özelleştirilmesi için ihale açılmasıyla sürmüştü. Satışla birlikte Doğu Anadolu’da kamu işletmeciliği ciddi boyutta etkilendi. Doğu-batı arasında gelir uçurumu artışıyla kırdan kente göç hızlandı. Ayrıca, gerileyen pancar şekeri üretiminin yerini, insan sağlığına zararları kanıtlanan, NBŞ aldı. Pancar çiftçisinden esirgenen kaynaklar, AB’nin pancar, ABD ve Arjantin’in mısır üreticilerine ve çokuluslu tekellere aktarıldı.”

“1980’lerden bu yana devam eden özelleştirmeler yoluyla kamunun iktisadi alandan tasfiye edilme süreci, AKP’li yıllarda şeker fabrikaları ve başka nice öz kaynağımızın satılmasıyla ivme edindi. AKP, kamunun Cumhuriyet tarihi boyunca kurduğu ve biriktirdiği her şeyin tüccarlığına soyundu. Tarımsal KİT’lerin hızla özelleştirilmesi ve özelleştirilme kapsamına alınması, tarımsal desteklerin azaltılması, çiftçilerin tohum, gübre gibi en temel üretim girdilerinde gıda tekellerine bağımlı hale gelmesi, Dünya Ticaret Örgütü ve IMF direktifleri, Dünya Bankası’nın yapısal uyum programları doğrultusunda hayata geçirilen “Tarım Reformu” sonucunda sermaye, tarımsal üretimin her alanında belirleyici hale geldi. Bu anlamda yapılan düzenlemeler de, çiftçilerin ihtiyaçları ve çiftçiliğin devamlılığını gözetmekten ziyade, tarımın iç ve dış sermeyenin yatırımları için cazip bir hale getirilmesine yönelikti. Bir yandan sermaye tarımsal alanları içerecek şekilde doğal alanları tahrip ederken, diğer yandan çiftçiler hızla üretim araçlarını kaybetmiş ve üretimden koparak giderek daha da yoksullaşmış oldular.”

“1980’li yılların başı Türkiye’nin siyasi ve iktisadi tarihi açısından belirgin bir dönüşüme işaret etmektedir. 24 Ocak kararları ile başlayan sermayenin dışa açılması sürecinde siyasal istikrar 12 Eylül askeri darbesi ile sağlandı. Bu sayede sermayenin talepleri doğrultusunda neoliberal dönüşüm süreci başlatıldı ve kurumsal altyapı ve hukuksal çerçevenin sağlanması yönünde önemli adımlar atıldı. İhracata dayalı büyüme modeli ile hizmetlerden sanayie, sanayiden tarıma, tarımdan doğaya kadar birçok alan yeniden düzenlendi. Bu çerçevede, Türkiye tarımında “kuralsızlaştırma dönemi” oluştu; piyasanın yeniden yapılandırılması amacıyla kamu -yani devlet- devreden çıkarılarak, tarım serbest piyasa koşullarına açıldı. Rekabet ve karın öncelendiği bir tarım modeli ile çiftçiler; özel bankaların, tüccarların ve şirketlerin insafına bırakıldı. Çiftçinin güvencesi olan kamu kurumlarının hızla özelleştirilme sürecine (ÇAYKUR, ÇUKOBİRLİK, TARİŞ vb…) alındı. Avrupa Birliği (AB) gümrük politikaları ve onun yerli işbirlikçisi AKP ile tarımsal üretim giderek yok oluşun eşiğine sürüklendi. AB tarafından verilen ev ödevleri ve 2014 yılı Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde gümrük duvarlarının indirilmesi, düşük kur yüksek faiz uygulamaları ile ithalat temel tarım politikası haline getirildi. Kendi kendine yeten ülke konumundan bitkisel ve hayvansal üretimde ithalatçı konuma gelindi. Samandan kuru fasulyeye, etten canlı hayvana, yemden şekere kadar ülkemizde üretilen birçok ürün ithal edilerek çiftçilerimiz hızla yoksullaştırıldı. Öyle ki, 2019 yılında buğday ithalatında Türkiye birinci sırada. Bugün 83 milyon nüfusu ve 5 milyon sığınmacısı ile Türkiye’de herkes müşteri haline gelmiştir.”

“Gelinen noktada çiftçilerin tarlalarında neleri üretip üretemeyeceği de kontrol ediliyor. Yerli tohum yasaklanıyor. Çiftçiler için giderek ağırlaşan üretim koşulları, yetersiz desteklemeler, girdilerde bağımlılık ve zengin kaynakların, stratejik ürünlerin tarladan temini yerine ithalat politikalarına ağırlık verilmesi çiftçileri ciddi bir borç yükü altında zorlanır hale getirdi.”

Krizin bedeli giderek ağırlaşıyor

“Ekolojik tahribatın hızla arttığı ve iklim krizinin daha da hissedilir olduğu günümüzde koronavirüs salgını kendiliğinden ortaya çıkmadı. Endüstriyel tarımın verdiği zararlar, doğanın tahrip edilmesi, ormanların hızla yok edilmesi virüslerin başka barınaklar arayarak insanlar için tehlikeli olmasının ön koşullarını yarattı. Gıda endüstrisinin giderek açık ve vahşi bir fabrikaya dönüşmesi, bu alandaki tekelleşme ve tarımdaki endüstriyelleşme, doğal ortamda çok da zarar oluşturmayacak virüslerin büyük salgınlara dönüşmesine yol açtı. Gıdanın endüstrileşmesinin geçirdiği evrimsel süreç salgınları büyük bir tehdit haline dönüştürürken, -FAO tarafından da işaret edildiği üzere- ormansızlaşma ve bioçeşitlilikte uğranan kayıpların salgınların sebebi olduğu gerçeğiyle yüzleşmeliyiz. COVID-19 salgını yanında yaşanan salgınların birçoğunun yaban hayatının tahrip edilmesinden dolayı ortaya çıktığı bilimsel bir gerçektir. Kuş gribi ve domuz gribi salgınlarının da hayvancılığın endüstriyelleşmesi sonucunda ortaya çıktığı belirtilirken, son salgının da insanın doğal yaşamın dengesini bozacak müdahalelerinden kaynaklandığı kabul ediliyor.”

“Yaratılan tahribatın bir sonucu olarak karşımızda duran salgın aynı zamanda, gıdanın herkes için ulaşılabilir düzeyde olup olmadığı, kıtlık tehlikesinin ortaya çıkıp çıkmayacağı sorularını da önümüze koymakta. Gıda stoklarının yeterli olduğu yönünde yapılan açıklamalar, ne yazık ki, bugünkü üretim modeli ve tedarik zinciri ile artan gıda ihtiyacını karşılamanın zor olduğu gerçeğini gizleyemiyor. Milyonlarca insanın açlıkla boğuştuğu bu ortamda salgının özellikle bu bölgeler için daha yıkıcı olacağını söylemek zor değil. FAO tarafından yayımlanan rapor, bu anlamda dikkate değer. Salgının gıda sistemi üzerindeki olumsuz etkilerini hafifletmek ve küresel gıda zincirlerini canlı tutmak için hızla önlemler alınmadığı takdirde giderek artan bir gıda krizi ile karşı karşıya kalmamız gecikmeyecek. Virüsün ciddi şekilde etkilediği ülkelerde sınırların kapanması, karantina kararları ve tedbirler nedeniyle tarımsal üretimin sürdürülebilirliğinin tehlikeye girmesi ve gıda kaynaklarının erişiminde sıkıntılar ortaya çıkaracağı da açık. Halen 120’den fazla ülkede mevcut olan pandemi vakaları, dış gıda yardımına ihtiyaç duyan 44 ülkede veya akut açlık yaşayan 113 milyon kişiye ev sahipliği yapan 53 ülkede çoğalmakta. Bunun, halk sağlığı ve gıdaya erişim konusunda çok sert sonuçlar ortaya çıkarması muhtemel. Tarımda dışa bağımlı hale gelen ülkemizde, bir de bu aşamada yeni tarım alanlarının ihalelerle inşaata açılması, su kaynaklarının HES’lere, taş ocaklarına, madenlere kurban edilmesi, ormanların Katarlılara satılması, Kanal İstanbul gibi bilimsel gerçeklikten uzak fantastik gösteriş projelerinin kesintisiz devam etmesi için çabalayanları anlamak güç. Gelişmiş ülkeler pandemiyle mücadele çerçevesinde bilimsel önlem paketleri içinde tarım üreticisinin korunması yönünde adımlar atarken, Saray Hükümeti destekleri kesip önemli ürünlere piyasa ve ithal fiyatlarının altında değer biçiyor. Bu yaklaşım, tarımı ve çiftçiyi ezen ve dövizin yükselmesiyle üretimi zorlaştıran, girdileri arttıran temel bir sorun.”

Doğru gıdayı sağlamak için ne yapmalı?

“İyi, temiz, besleyici ve adil dağılan gıdanın temel gayelerden biri olması için doğayı ve kaynakları korumak esas olmalı. Gıdayı üreten çiftçinin emek ve hakkının korunduğu bir düzenin inşası şart. Doğanın, yaşamın kaynağı ve sürekliliği için önemi düşünülerek bu alanda şirketlerin denetiminden çıkılmalı. Gıdayı üretenlerin egemenliğinde toprak, su tohum ve bioçeşitliliği koruyarak gözeten bir sistemi yeniden kurmalıyız. Merkezinde köylülerin ve küçük üreticilerin ayakta kalabildiği bir tarımsal üretimin yeniden sağlanması, tarımsal yapıların ve gıda tedarik sisteminin yarattığı eşitsiz bölüşümü ortadan kaldıracak destek ve teşvik politikalarıyla mümkün. Aksi takdirde endüstriyel tarımın yarattığı yıkım ve tahribatın bu şekilde devam ettiği bir süreçte olası bir kıtlık ve gıda krizi yine zenginle yoksul arasındaki uçurumu derinleştirecek.”

“Tarımsal üretimin başladığı bugünlerde çiftçilerin tarlalarına erişememesi, girdilerini temin etmekte zorlanması, artan borçlarını ödeyememesi ve kırsalda salgına yönelik kapsamlı önlemlerin alınmamış olması, önümüzdeki süreçte tarımsal üretimin geleceği açısından ciddi boyutta sorunlu bir sürece yol açar. Bu anlamda çiftçilerin destek beklediği Tarım ve Orman Bakanlığı, ne yazık ki, somut bir önlem açıklamadı. Çiftçilerin hasat zamanlarına girdiğimiz bu dönemde nasıl üretim yapacağı, mevsimlik işçilerle ilgili ne gibi önlemlerin alınacağı soruları ortada durmakta. Görünen o ki, zaten ithalat politikaları nedeniyle beli bükülen ve üretemez hale gelen çiftçinin ödenmeyen emeğinin karşılığı bir süre daha bekleyecek. Güvenli bir şekilde üretmelerinin sağlanması bir zorunluluk iken çiftçiler, bu zor günlerde de kendi kaderine terk edilmiş bekliyor. Çay hasadı yapılamıyor, birçok yerde ürünler toprakta tohuma kaçıyor. Zarar en üst boyutta.”

“Gıda temininde bağımlı olduğumuz ülkeler, kendi halkının gıda egemenliği ve güvenliği için yerel üretime dönüşün önemini kavramış görünüyor. Vahşi kapitalizmin yeni dünya düzeni buğday, mısır, soya, ayçiçeği, pamuk gibi temel ürünlerin fazla fazla ekimi için teşvik verip ürünleri bizim gibi ülkelere satıyor. Bize emek yoğun sebze meyve gibi temel ürünler için gideri çok olan üretim biçimini dayatıyor. Yani bizim gibi ülkeler –mazot, gübre, ilaç, elektrik vb- tarımsal girdilerde dışa bağımlı ve hiç birinin fiyatını kendi belirleyemez durumdayken; kendi ürün fiyatlarımızı da dış güçler belirliyor.”

“Dünyada petrol fiyatları %70 üzerinde düşerken bizde mazot çok kısa bir süre ancak %30 oranında düştü. İktidar bunu fırsata çevirip Mart ayında 2 kez 11 kuruş + 15 kuruş olmak üzere iki kez toplam 26 kuruş zam yaptı. Durum çok net! İktidar açıkça salgını bir fırsat olarak görmeye devam ediyor ve ithalattan yana tutumunu sürdürüyor. Dünya bu süreçte dezavantajlı kesimlere, üreticilere destek sağlarken bizim ülkemizde iktidar, önce sosyal demokrat belediyelerin yoksullara yaptığı yardımları yasaklıyor, sonra da halktan para istiyor!”

“Bu durumda hala AB ülkeleri içindeki ülkeleri kıyasladığımızda, -yaklaşık 37,7 milyon hektar ile- en büyük tarım toprağına sahip olan ülkemizin çiftçisi köle, insanı müşteri ve kendisi -tüccar bir Saray Hükümeti kıskacında- kocaman bir pazar. Halktan, toprağımızdan, ülkemizden yana bir tarım politikası ile bu sarmaldan çıkarız. Çünkü sorun politiktir; yani iktidarın değişmesi şarttır. Diğer sorunlar iyilik, emek ve bilimle aşılır. Ancak unutulmamalıdır ki; çiftçiler üretemez ve geçimlerini sağlayamazsa toplumların gıda ihtiyacı karşılanamaz olur. Tarihte büyük medeniyetlerin kıtlık nedeniyle yok olduğu gerçeği göz önüne alındığında, nihai sonuç olarak çiftçi üretemezse kıtlık ve çöküş kaçınılmaz hale gelir. Bu tabloya baktığımızda, ne yazık ki, Victor Hugo’nun Gece şiirinde yazdığı gibi, birileri titrerken aşağıda, yukarıda birileri düş görmeye devam edecek…” dedi.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.