Şirketler Neden Konkordatoya veya İflasa Gider?

    05.11.2026
    Şirketler Neden Konkordatoya veya İflasa Gider?

    Şirketlerde Konkordato ve İflas Riskine Karşı Erken Uyarı Çağrısı: “Kâr Etmek, Nakit Gücüne Sahip Olmak Demek Değil”

    SMMM, Bağımsız Denetçi ve Kooperatif Dış Denetçisi Selma Çalışır, şirketlerde konkordato ve iflas riskinin yalnızca ekonomik koşullardan kaynaklanmadığını belirterek finansal yapı, yönetim anlayışı, şirket kültürü ve örgütsel psikolojinin de krizlerin gelişiminde etkili olduğunu vurguladı. Çalışır, işletmelerin 13 haftalık nakit akış planıyla olası ödeme güçlüklerini önceden tespit etmesi gerektiğine dikkat çekti.

    Şirketlerde artan satışlar, yükselen üretim kapasitesi ve açıklanan kâr rakamları her zaman finansal sağlığın göstergesi olmayabiliyor. Özellikle tahsilat vadelerinin uzaması, kısa vadeli borçların artması ve kredi kaynaklarına bağımlılığın yükselmesi, kârlı görünen işletmeleri dahi ödeme güçlüğüyle karşı karşıya bırakabiliyor.

    SMMM, Bağımsız Denetçi ve Kooperatif Dış Denetçisi Selma Çalışır, şirketlerin konkordato ve iflas süreçlerine sürüklenmesinde finansal göstergelerin yanı sıra ekonomik, sosyolojik ve örgütsel psikoloji faktörlerinin de belirleyici olduğunu ifade etti.

    Çalışır, 90 günde tahsilat yapan ancak hammadde bedelini 30 günde ödemek zorunda kalan bir üretim şirketinin, siparişleri arttıkça daha fazla işletme sermayesine ihtiyaç duyabileceğini belirterek, “Büyüme her zaman finansal güç anlamına gelmez. Şirketin nakit akışı, büyümenin finansmanını karşılayamıyorsa artan siparişler bile ödeme baskısını artırabilir” değerlendirmesinde bulundu.

    Konkordato ile iflas aynı anlama gelmiyor

    Konkordato ve iflasın birbirinden farklı hukuki süreçler olduğuna dikkat çeken Çalışır, İcra ve İflas Kanunu’nun 285. maddesi kapsamında, borçlarını vadesinde ödeyemeyen veya ödeyememe tehlikesi bulunan borçluların konkordato talep edebildiğini hatırlattı.

    Konkordatonun borçların belirli bir vade veya indirim çerçevesinde yeniden yapılandırılmasını amaçladığını belirten Çalışır, iflasın ise mahkeme kararıyla başlayan ve borçlunun malvarlığının alacaklılar yararına tasfiyesini esas alan bir süreç olduğunu ifade etti.

    Şirketlerin finansal durumunun değerlendirilmesinde likidite sıkışıklığı, yapısal zarar ve borca batıklık kavramlarının birbirinden ayrılması gerektiğini kaydeden Çalışır, özellikle sermaye kaybı ve borca batıklık belirtilerinde Türk Ticaret Kanunu’nun 376. maddesi kapsamındaki yükümlülüklerin zamanında değerlendirilmesinin önem taşıdığını vurguladı.

    Kârlı şirketler de ödeme güçlüğü yaşayabiliyor

    Şirketlerin gelir tablosunda kâr açıklamasının ödeme gücünü tek başına göstermediğini belirten Çalışır, tahsilatların gecikmesi, stokların yavaş dönmesi ve kısa vadeli borçların artmasının işletme sermayesi ihtiyacını büyüttüğünü söyledi.

    Özellikle kısa vadeli kredilerle uzun vadeli yatırımların finanse edilmesi, satışların az sayıda müşteride yoğunlaşması ve döviz gelirleriyle uyumsuz döviz borçlarının taşınmasının önemli finansal riskler oluşturduğuna dikkat çekti.

    Çalışır, müşteri bazında gerçek kârlılığın hesaplanmasının da kritik olduğunu belirterek, iskonto, iade, lojistik, tahsilat riski ve vade finansman maliyetinin satış fiyatlarına doğru yansıtılmaması durumunda yüksek cirolu müşterilerin bile şirketin nakit kaynaklarını tüketebileceğini ifade etti.

    Faiz, kur ve enflasyon baskısı finansal kırılganlığı artırıyor

    Ekonomik gelişmelerin şirketlerin finansal yapısını doğrudan etkilediğini belirten Çalışır, faiz artışlarının değişken faizli kredi kullanan işletmelerin yükünü artırdığını, döviz kurundaki yükselişin ithal girdi kullanan şirketlerin maliyetlerini yükselttiğini kaydetti.

    Enflasyon dönemlerinde nominal cironun artmasına rağmen stokların yenilenmesi için daha fazla nakit gerekebildiğini ifade eden Çalışır, şirketlerin farklı ekonomik senaryolara göre nakit akışlarını test etmeleri gerektiğini söyledi.

    Çalışır, satışların yüzde 15 azalması, önemli müşterilerin ödemelerini bir ay geciktirmesi veya banka kredi limitlerinin daralması gibi olasılıkların önceden hesaplanmasının yönetim açısından önemli bir erken uyarı mekanizması oluşturacağını belirtti.

    Finansal kriz tedarikçiye ve çalışana da yayılıyor

    Şirketlerde yaşanan finansal sorunların yalnızca ortakları ve yöneticileri etkilemediğini vurgulayan Çalışır, ödeme güçlüğünün zamanla çalışanlara, tedarikçilere ve müşterilere yayıldığını ifade etti.

    Tedarikçilerin vadeli satıştan peşin ödemeye geçmesinin şirketin nakit ihtiyacını artırabileceğini, ücretlerin gecikmesinin deneyimli çalışanların ayrılmasına yol açabileceğini belirten Çalışır, teslimat aksaklıklarının da müşteri kaybını hızlandırabileceğini söyledi.

    Kurumsal yönetim anlayışının bu süreçte önemli rol oynadığını kaydeden Çalışır, şirket kaynaklarının kişisel harcamalarla karıştırılmaması, yazılı yetki ve sorumlulukların belirlenmesi ve finansal bilgilerin şeffaf biçimde paylaşılması gerektiğine dikkat çekti.

    “Kötü haberin yönetime geç ulaşması krizi derinleştirebilir”

    Şirket krizlerinin örgütsel psikoloji boyutuna da değinen Çalışır, yöneticilerin baskı altında kararları dar bir çevrede toplamasının ve eleştirilere kapalı hâle gelmesinin sorunların geç fark edilmesine neden olabileceğini belirtti.

    Finans ekiplerinin olumsuz nakit tahminlerini yönetime aktarmaktan çekinmesinin sağlıklı karar alma sürecini zayıflattığını ifade eden Çalışır, çalışanların sorunları ve hataları rahatlıkla dile getirebildiği psikolojik güven ortamının önemini vurguladı.

    Çalışır, “Yönetim kötü haberi zamanında duymalıdır. Sorunları erken bildiren çalışanların dinlenmesi, şirketin müdahale edebileceği zamanı korur. Finansal krizlerin yönetiminde şeffaflık ve açık iletişim en az mali tablolar kadar önemlidir” dedi.

    Şirketlere 13 haftalık nakit akışı planı önerisi

    Şirketlerin konkordato veya iflas noktasına gelmeden önce düzenli erken uyarı mekanizmaları oluşturması gerektiğini belirten Çalışır, işletmelere şu önerilerde bulundu:

    • Önümüzdeki 13 haftayı kapsayan, haftalık güncellenen nakit akış planı hazırlanmalı.
    • Müşteri ve ürün bazında gerçek kârlılık hesaplanmalı.
    • Alacakların tahsilat süreleri ve stok devir hızları düzenli izlenmeli.
    • Borçların vade, faiz türü, para birimi ve teminat yapısı analiz edilmeli.
    • Müşteri, tedarikçi ve finans kuruluşlarına aşırı bağımlılık azaltılmalı.
    • Zarar eden faaliyetler için fiyatlama, maliyet ve yeniden yapılanma kararları zamanında alınmalı.
    • Sermaye kaybı ve borca batıklık belirtilerinde hukuki ve mali yükümlülükler uzmanlarla birlikte değerlendirilmelidir.

    “Şirketleri ayakta tutan yalnızca para değil”

    Yönetim kurullarının her ay önümüzdeki 13 haftanın ödeme planını sorgulaması gerektiğini belirten Çalışır, mevcut nakit ve gerçekçi tahsilatlarla hangi ödemelerin hangi kaynaklardan karşılanacağının açıkça ortaya konulmasını istedi.

    Finansman ihtiyacının sürekli yeni kredilere, belirsiz varlık satışlarına veya henüz gerçekleşmemiş tahsilatlara dayanmasının önemli bir risk işareti olduğunu ifade eden Çalışır, erken müdahalenin şirketlere yeniden yapılandırma ve finansman seçeneklerini değerlendirme fırsatı sunduğunu kaydetti.

    Çalışır, değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı:

    “Konkordato ve iflas yalnızca hukuki veya finansal kavramlar olarak ele alınmamalıdır. Bu süreçlerin arkasında yönetim kararları, ekonomik koşullar, kurumsal ilişkiler ve insan davranışları vardır. Şirketleri ayakta tutan yalnızca para değil; doğru bilgi, güven, şeffaflık ve zamanında alınan kararlardır.”

    YORUMLAR

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.