Türkiye Palamutu ve Norveç Uskumrusu

Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hasan Kaya makalesinde;
Bu yıl, Allah’a şükür, deniz bereketliydi. Başta palamut olmak üzere birçok balık türü bol çıktı; tezgâhlar dolup taştı. Bazı günler palamudun tanesi 50 TL’ye kadar düştü. Eskilerin deyimiyle, balık tezgâhlarında neredeyse “almayanı dövüyorlar” denilecek günler yaşandı.
Bu, vatandaşın yüzünü güldüren ve özlediğimiz bir manzaraydı. Uzun süredir birçok üründe fiyat artışlarına alışmışken bu kez tablo tersine dönmüş, tezgâhların önündeki pazarlığın yerini şaşkınlık almıştı.
Ancak bu bolluğun arka planına da bakmak gerekir. Palamut fiyatlarındaki düşüşün et fiyatlarına kadar uzanan etkileri olduğu söyleniyor. Aynı zamanda bu durum, kimilerinin “ekolojik denge”, kimilerinin ise “Rabbimin takdiri” diye yorumladığı doğal düzeni yeniden düşünmemize yol açıyor
Palamut, küçük balıklarla beslenen bir türdür. Bu nedenle aşırı bolluğunun bazı küçük balık türleri üzerinde baskı oluşturabileceği ve çeşitliliği tehdit edebileceği uzman açıklamalarında dile getiriliyor.
Toplum olarak bazen tek bir üründeki bolluğu, hayatın tamamına yayılan bir refah göstergesi sayıyoruz. Tersi durumda ise hızla karamsarlığa kapılıp felaket senaryoları üretebiliyoruz. Oysa bir tezgâhtaki bereket veya mevsimsel fiyat değişimi, ülkenin genel durumunu her zaman doğru biçimde yansıtmaz.
Geçtiğimiz günlerde yerel balıkçılarla konuşurken bu farkı bir kez daha gördüm. Palamut bol, fiyatlar düşük ve tezgâhlar hareketliydi. Balıkçılar bundan memnundu; çünkü denizin bereketli olması ve insanların daha fazla balık tüketmesi herkesin istediği bir durumdu.
Ancak sohbet ilerledikçe işin diğer yüzü ortaya çıktı:
Vatandaş tezgâhtaki fiyatı görürken balıkçı mazot giderini hesaplıyor; vatandaş bolluğa bakarken balıkçı ağ tamirini, tekne bakımını ve liman masraflarını düşünüyor.
Bir balıkçının şu sözü hâlâ aklımda: “Palamut çok olunca vatandaş seviniyor. Biz de seviniyoruz ama denize çıkanın da bir hesabı var.” Ekonominin özeti biraz da bu cümlede saklıdır. Ekonomi yalnızca bolluk değil; o bolluğun sofraya, cebe ve geleceğe nasıl yansıdığıdır.
Allah (CC) bereketini vermiş, palamut bollaşmış ve tezgâhlar dolmuş olabilir. Ancak hayat balık tezgâhından ibaret değildir. Vatandaş pazarı, marketi, elektrik faturasını, kirayı ve çocuğunun okul masrafını da düşünür. Ekonominin gerçek fotoğrafı burada ortaya çıkar.
Son yıllarda ekonomiyi tek bir ürün üzerinden okumaya alıştık: Bir dönem soğanı, sonra patatesi, ayçiçek yağını, bu yıl da palamudu konuştuk. Oysa bir kasa palamut ekonomik refahın ölçüsü olamaz.
Gerçek refah; emeklinin maaşını aldığı gün hesap makinesiyle yaşamak zorunda kalmadığı, işçinin çocuğunun ihtiyaçlarını karşılayabildiği ve esnafın dükkânını çevirirken yarından korkmadığı zaman hissedilir.
Palamut bolluğu elbette güzeldir; sofralara bereket getirir ve yüzleri güldürür. Fakat denizin verdiği bereket ile ekonominin sağladığı refah aynı şey değildir. İlki mevsimliktir; ikincisi hayatın tamamına dokunur. Bu nedenle tezgâhlardaki bolluğa sevinirken ekonominin hesabını yalnızca palamut üzerinden yapmamalıyız. Aksi hâlde elimizde ekonomik başarıdan çok bir mevsim hikâyesi kalır.
Ben buna kısaca “Palamut Balığı Ekonomisi” diyorum. Ancak mesele yalnızca ekonomi değildir. Asıl soru şudur: Deniz bu kadar cömertken bu bereketi neden birkaç ayın ötesine taşıyamıyoruz? Bolluk döneminde değerlendiremediğimiz ürünü neden birkaç ay sonra başka ülkelerden almak zorunda kalıyoruz?
Bugün Eminönü’nde balık ekmek satan birçok esnafın tezgâhında Norveç uskumrusu görüyoruz. Bunun nedeni yalnızca lezzet değildir. Asıl nedenler planlama, süreklilik ve tedarik güvencesidir.
Norveç, balığı yalnızca yakalamayı değil, yıl boyunca değerlendirmeyi de başardı; bunun için işleme tesisleri kurdu, soğuk zincir oluşturdu ve güçlü bir dağıtım ağı geliştirdi.
Biz ise bolluk döneminde tezgâhların önündeki bereketi seyrediyor, birkaç ay sonra bu bereketin nereye kaybolduğunu konuşuyoruz. Her yıl aynı tabloyla karşılaşıyor, aynı şaşkınlığı yaşıyor ve benzer mazeretlere sığınıyoruz.
Elbette yemli ve yemsiz balık ayrımından, şoklama teknolojisinin güçlüklerinden ve maliyetlerden söz edilebilir. Bunların her birinde haklılık payı bulunabilir. Ancak gelişmiş ülkeler başarılarını yalnızca kolay işleri yaparak kazanmadı; zor olanı çözmeye çalıştı. Biz ise çoğu zaman çözüm üretmekten çok, neden çözülemeyeceğini anlatıyoruz.
Sorun gerçekten teknoloji eksikliği midir, yoksa çözüm üretme iradesinin eksikliği mi?
Atalarımız bu meselenin bir bölümünü yüzyıllar önce kendi imkânlarıyla çözmüştü: Lakerda yapmış, balığı tuzlamış ve saklamışlardı. Böylece bereketi mevsimlik olmaktan çıkarmaya çalışmışlardı. Bugün daha ileri teknolojiye sahip olmamıza rağmen hâlâ aynı soruların çevresinde dönüyoruz.
Sorun yalnızca palamutla sınırlı değildir. Sardalyada da benzer bir tablo vardır. Binlerce kasa balık çıkarılıp ülkenin dört bir yanına gönderiliyor; ancak konu konserveye, markalaşmaya, katma değere ve uzun vadeli değerlendirmeye geldiğinde aynı başarı gösterilemiyor.
Aslında elimizde gerekli unsurların çoğu bulunuyor: kaynak, balık, pazar ve tüketici.
Buna rağmen katma değer çoğu zaman başkalarının hanesine yazılıyor; ardından da ithalatın neden arttığını tartışıyoruz. Oysa belki de yanlış soruyu soruyoruz. Soru, “Neden ithalat yapıyoruz?” değil, “Elimizdeki nimeti neden yeterince değerlendiremiyoruz?” olmalıdır.
Bana göre sorun denizde, ağlarda veya balıkta değildir. Sorun; bereket geldiğinde hazırlıksız yakalanan anlayışta, günü kurtarmayı geleceği kurmanın önüne koyan zihniyette ve nimeti kalıcı değere dönüştüremeyen sistemdedir. Çünkü refah yalnızca üretmekle değil, üretileni akılcı biçimde değerlendirmekle oluşur.
Bugün palamut bolluğuna sevinmekte haklıyız. Ancak birkaç ay sonra Norveç’ten gelen uskumruyu yerken şu soruyu yeniden sormalıyız: Madem bu kadar denizimiz, balığımız ve bereketimiz vardı, biz neyi eksik yaptık?
Mesele palamut veya Norveç uskumrusu değildir. Mesele, elimizdeki bereketi kalıcı değere dönüştürebilme becerisidir.
Asıl ölçü, denizden ne kadar balık çıkardığımız değil; o balıktan ne kadar değer, refah ve gelecek üretebildiğimizdir. Allah (CC) bereketini veriyor. Şimdi cevaplamamız gereken soru şudur: Biz bu bereketi gerçekten değerlendirebiliyor muyuz?
