EŞEK SIRTINDA TAŞINAN AYDINLIK
Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Ahmet Koçak makalesinde; İnsanlığın en soylu eylemi nedir diye sorsalar, duraksamadan “okumak” derim. Harflerin peşine takılıp tanımadığı dünyalara yelken açmak, bir kitabın kapağını aralayıp bir bilgenin zihnine konuk olmak…
Kültür dediğimiz o yüce meşale, ancak okuyan zihinlerin üflediği nefesle tutuşur ve toplumları aydınlığa taşır.
Tarihin tozlu sayfalarını karıştırdığımızda, bu sevdaya ömrünü adamış adsız kahramanlar görürüz. Kuşkusuz bu kahramanların ilki Mustafa Kemal Atatürk’tür. Onun açtığı aydınlık yolda yürüyen Köy Enstitülü öğretmenler, Nevşehir’in Ürgüp ilçesinde destan yazan Mustafa Güzelgöz… Yani diğer adıyla “Eşekli Kütüphaneci”…
1950’li ve 60’lı yıllarda, “Köylü kütüphaneye gelmezse ben kütüphaneyi köylünün ayağına götürürüm” diyerek eşeklerin heybesine kitapları dolduran, karlı buzlu yolları aşıp çocuklara, kadınlara okuma aşkı taşıyan o güzel insan…
Mustafa Bey, okumanın bir lüks değil, bir toplumun geleceği için hava gibi, su gibi yaşamsal bir gereksinim olduğunu kavramış bir ufuk insanıydı.
Peki, dün eşek sırtında taşınan o meşale bugün ne durumda? Rakamların dili bize ne söylüyor?
Şöyle bir geçmişe bakalım: 1970’li yıllarda Türkiye’de bir yılda basılan ve Millî Kütüphane derleme kayıtlarına giren kitap sayısı 5.500 ile 6.000 civarında. Günümüzde ise yayıncılık sektörümüz büyük bir ivme kazandı; TÜİK ve ISBN verilerine göre yıllık basılan kitap ve materyal sayısı 68.000 ile 75.000’e yükselmiş durumda. Hatta Türkiye Yayıncılar Birliği’nin aktardığı gibi, üretilen yeni başlık ve toplam basılan kitap adedinde dünyada ilk 5 ila 15 ülke arasında yer alıyoruz.
Karşılaştırmak gerekirse, devasa yayıncılık endüstrisine sahip Almanya’da UNESCO verilerine göre yılda yaklaşık 79.916 yeni başlık piyasaya çıkıyor. Yani üretim kapasitesi olarak dünyayla yarışan bir Türkiye var.
Fakat madalyonun diğer yüzünü de görmek zorundayız. Kitap üretmekle, o kitabı zihinlere yerleştirmek aynı şey değil. Avrupa’da okuma kültürünün köklü geçmişi biliniyor. Bizde ise uluslararası raporlara göre kişi başına düşen yıllık ortalama okuma sayısı 6,05 kitap, UNESCO ve Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu verilerine göre Türkiye, düzenli kitap okuma alışkanlığında 173 ülke arasında 86. sırada yer bulabiliyor. Yoksul Afrika ülkeleriyle aynı grupta yer alıyor.
Yani basıyoruz, üretiyoruz ama yeterince “yaşamıyoruz” o kitapları. Ülkemizde okuyandan çok yazanın olduğu bile söylenebiliyor. Bu sonuç elbette düşündürücü bir durumdur.
Bir toplum, basılan kitap sayısı kadar değil; o kitapların sayfaları arasında gezinip aklını, ufkunu genişleten insan sayısı kadar ileri gider. Sanatın, bilimin, demokrasinin ve inceliğin temeli okuma kültürüne dayanır.
Eşekli Kütüphaneci Mustafa Bey kitapları köylüyle buluştururken, kooperatifler kurarak köylünün ürünlerini değerlendirirken çok sorunlarla karşılaşmış. Ulusal ve uluslararası kuruluşlardan ödüller aldığı gibi devrin yöneticileri tarafından soruşturmalara, baskılara uğramış ve ellili yaşlarında emekli olmak zorunda bırakılmış.
Eylemleri kimileri tarafından ödülle karşılanırken kimilerince de cezalandırılmış.
Ülkemizde bu hep böyle olmuştur; “O öyle bir insandır ki; önce idam edilmeli, sonra oturup altında ağlamalısın” sözü, geçmişte ve günümüzde yaşananları güzel anlatıyor.
Kitabı köylüyle buluşturan kütüphaneciye uygulandığı gibi yazarlarımıza da uygulanmış, günümüzde de uygulanmaktadır.
Mustafa Güzelgöz’ün heybesindeki o birkaç yüz kitap, bir bölgenin kaderini değiştirmeye yetmişti. Cezalandırılmasa, özendirilseydi bu aydınlık tüm ülkeye yayılırdı.
Nerede topluma yararlı işler yapan, aydınlık taşıyan biri varsa o ışığı söndüren karanlık düşünceli yöneticiler hep var olmuştur. Acı olansa; karanlık düşünceliler hep gücü elinde tutmuşlardır.
Bugün milyonlarca baskıya ulaştığımız bu çağda, bize düşen o heybedeki ruhu yeniden canlandırmaktır. Kitabı rafın süsü değil, zihnin pusulası yapabildiğimiz gün; işte o zaman gerçek anlamda muasır medeniyetler seviyesine ulaşmış olacağız.


