MODANIN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ

Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Bahri Palas makalesinde;
Moda denilince zihnimizde ilk beliren sahneler; ışıklı vitrinler, podyumlar ve her sezon yenilenen tekstil ürünleridir. Ancak moda, sadece üzerimize giydiğimiz bir kumaş parçası değil; bir toplumun ekonomik tercihlerinin, doğayla kurduğu ilişkinin ve en önemlisi de ahlaki omurgasının bir yansımasıdır. Bugün “moda” dediğimiz olgu, tekstilin sınırlarını çoktan aşmış; bir yaşam biçimi, bir düşünce tarzı ve ne yazık ki bazen toplumsal bir ikiyüzlülük halini almıştır. Bu yazıda, tekstilin ekonomik çarklarından başlayarak, doğanın çığlığına ve oradan da ruhumuzdaki “modern hırsızlıklara” uzanan derin bir yolculuğa çıkacağız.
İktisat Boyutunda Moda
Hatırlayalım; iktisat neydi? Sınırsız insan ihtiyaçlarını, yeryüzündeki sınırlı kaynaklarla karşılama sanatı, yani bir “tercih bilimi”. Moda tam da bu noktada devreye girer. Modern dünya, bize aslında ihtiyacımız olmayan şeyleri, “ihtiyacımız varmış gibi” hissettirme konusunda ustalaşmıştır.
Tekstil sektörü, “demode” kavramını bir silah gibi kullanarak üretimi sürekli kılar. Bir ürünün teknik olarak eskimeden, sadece “modası geçtiği” için değersizleşmesi, kapitalist döngünün en büyük başarısıdır. Bu döngüde üretici, elinde kalan ürünleri “outlet” veya “indirim” adı altında ucuz fiyata tüketiciye ulaştırırken aslında sadece bir satış yapmaz; aynı zamanda depo maliyetinden kurtulur ve nakit akışını sağlar. Tüketici ise “ucuz alma” illüzyonuyla kendini kârlı hisseder. Oysa her iki tarafın da kârlı çıktığı görünen bu senaryoda, asıl kaybeden her zaman “kaynaklar” ve “gelecek” olur.
Bizim Görmek istemediğimiz Suyun Gözyaşı
Hayatın her alanında olduğu gibi, tekstildeki bu hızlı değişimin de bir bedeli var. Ve ne yazık ki bu bedeli sadece cüzdanlarımızla değil, dünyamızın can damarlarıyla ödüyoruz. Bir düşünün; üzerinizdeki tek bir pamuklu tişörtün üretimi için binlerce litre su tüketiliyor. Sadece tüketim de değil; o şık renklerin, o göz alıcı desenlerin ardındaki boyahaneler, akarsularımızı ve yer altı sularımızı geri dönülemez şekilde kirletiyor.
Bizim “bu sezonun rengi bu” diyerek aldığımız her parça, aslında bir nehrin daha ölmesi, bir gölün daha kuruması anlamına gelebilir. İktisadın o “sınırlı kaynaklar” dediği gerçeği, bizler egolarımız ve bitmek bilmeyen şımarıklıklarımızla her gün biraz daha daraltıyoruz. Doğaya karşı işlediğimiz bu suçlar, “moda” kılıfı altında meşrulaştırılıyor. Ancak unutulmamalıdır ki; doğanın modası geçtiğinde, insanın hayatta kalma şansı da kalmayacaktır.
“Moda Davranışlar”
Moda artık sadece tekstille sınırlı değil demiştik. Bugün toplumsal hareketler, konuşma biçimleri, hatta tepkiler bile moda etkisi altında. Birinin yaptığı istem dışı bir hareket, sosyal medyanın gücüyle bir anda kitleleri peşinden sürükleyen bir “trend” haline gelebiliyor. Ancak bu madalyonun karanlık bir tarafı daha var: Toplum içinde kabul görmeyen, aslında ahlaki birer sorun olan davranışların, “modernlik” veya “aykırılık” adı altında moda haline getirilmesi.
Ahlakın bir moda ikonu gibi her sezon değişmesi, toplumun köklerini sarsan bir tehlikedir. Eskiden “ayıp” denilenin bugün “popüler” olması, aslında bireysel bir özgürlük değil, kolektif bir çürümedir. Bu durum, toplumsal dokumuzu her geçen gün daha da inceltmektedir.
Liyakat, İkiyüzlülük ve “İmkân Ölçüsünde Hırsızlık”
Gelelim en can alıcı noktaya: Etik moda. Bugün en büyük modalarımızdan biri, başkalarını eleştirirken sergilediğimiz o kusursuz adalet anlayışı, ama sıra bize geldiğinde takındığımız o esnek tavır. “Liyakat” kelimesini ağzından düşürmeyenlerin, ellerine en ufak bir yetki geçtiğinde kendi yakınlarını kayırması, modern zamanların en yaygın ahlak modasıdır.
Yazıda bahsettiğin o sarsıcı cümle üzerinde durmak gerekir: ‘’Herkes kendisine tanınan imkân ölçüsünde hırsızdır.’’ Bu, modern insanın yüzüne çarpan sert bir tokattır. Gerçek dürüstlük; denetlenmediğin, kimsenin seni görmediği ve yakalanma riskinin olmadığı bir anda dahi, doğru olandan milim sapmamaktır. Oysa bizler, başkalarının yaptığı haksızlıkları saatlerce ballandıra ballandıra aşağılarken, aynı imkân bizim önümüze serildiğinde “fırsat bu fırsattır” diyerek o çukurun içine düşüyoruz. Bu, karakterimizin modasının geçmesi, insanlığımızın demode olmasıdır.
Değerli okurlar, moda sadece üzerimize yakışanı giymek değildir; moda, dünyaya karşı takındığımız tavırdır. Eğer tavrımız sadece tüketmek, sadece başkalarını eleştirip kendi nefsimizi temize çıkarmak üzerineyse, üzerimizdeki en pahalı elbiseler bile bu ahlaki çıplaklığı örtmeye yetmeyecektir.
Kıt kaynaklarımızı şımarıklıkla tüketmediğimiz, liyakati sadece başkalarından beklemediğimiz, dürüstlüğü “kimse görmese de Allah görüyor” bilinciyle yaşadığımız bir dünya; en şık tasarımlardan çok daha güzel olacaktır. Modanın geçiciliğine kapılmak yerine, erdemin kalıcılığına odaklanmak, insan olarak yapabileceğimiz en asil tercihtir.
