DEVLET OKULUNDA “KAYIT ÜCRETİ” TARTIŞMASI: EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİ Mİ, PARASI OLANIN AVANTAJI MI?

Araştırmacı Yazar Murat Çakmak’ın kaleminden…
Anaokulu kayıt ücretlerinden LGS’ye, üniversite sınavından iş hayatına uzanan rekabet düzeni yeniden tartışılıyor
Devlet okullarındaki anaokulu kayıtları sırasında velilerden “kayıt ücreti”, “katkı payı” veya “bağış” adı altında talep edildiği ileri sürülen farklı miktarlardaki ödemeler, eğitimde fırsat eşitliği tartışmasını yeniden gündeme taşıdı. Aynı kamu hizmeti için okuldan okula değişen ücret iddiaları, “Devlet okullarında kayıt ücretleri hangi ölçütlere göre belirleniyor?” sorusunu beraberinde getirirken, tartışmanın diğer boyutunda ise çocukların daha küçük yaşlardan itibaren sınav ve rekabet merkezli bir eğitim sisteminin içine çekilmesi bulunuyor.
Türkiye’de eğitim sistemi uzun süredir yalnızca akademik başarı üzerinden değil, fırsat eşitliği, ekonomik koşullar, sınav baskısı ve çocukların psikososyal gelişimi açısından da tartışılıyor.
Son günlerde özellikle devlet okullarındaki anaokulu kayıtları sırasında velilerden talep edildiği belirtilen ücretler, bu tartışmanın yeni başlıklarından biri oldu.
Velilerin gündeme getirdiği iddialara göre bazı devlet okullarında anaokulu kayıtları için 9 bin TL civarında, bazı okullarda 11 bin TL seviyesinde rakamlar konuşulurken, bazı bölgelerde bu miktarların 30 bin TL’ye kadar çıktığı ileri sürülüyor.
Bu iddiaların her okul açısından aynı şekilde geçerli olup olmadığı ve talep edilen ödemelerin hangi hukuki veya idari dayanağa sahip olduğu ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konu.
Ancak tartışmanın kendisi bile Türkiye’de eğitim hizmetlerinin finansmanı ve eğitimde fırsat eşitliği açısından önemli soruları gündeme getiriyor.
AYNI DEVLET OKULU, NEDEN FARKLI ÜCRETLER?
Velilerin en fazla yanıt aradığı soruların başında şu geliyor:
Devlet okullarında kayıt ücreti veya bağış adı altında talep edilen ödemeler hangi kriterlere göre belirleniyor?
Eğer eğitim kamusal bir hizmet ise aynı nitelikteki bir hizmet için okuldan okula büyük miktarlarda farklılık oluşmasının gerekçesi nedir?
Bir okulda 9 bin TL, başka bir okulda 11 bin TL, başka bir bölgede 30 bin TL’ye kadar çıktığı iddia edilen rakamlar söz konusuysa, bu farklılıkların hangi ihtiyaçlardan kaynaklandığının kamuoyuna açık biçimde anlatılması gerekiyor.
Çünkü burada yalnızca bir ücret tartışması bulunmuyor.
Asıl mesele, ailenin ekonomik gücünün çocuğun eğitim hayatının başlangıcında belirleyici olup olmadığı sorusudur.
“BAĞIŞ” KELİMESİ SORUNU ÇÖZÜYOR MU?
Eğitim alanında zaman zaman “kayıt ücreti değil, bağış” ifadesinin kullanılması da kamuoyundaki tartışmaları ortadan kaldırmıyor.
Çünkü bir velinin çocuğunu devlet okuluna kaydettirebilmek için ödeme yapmak zorunda olduğunu hissetmesi halinde, ödemenin adının ne olduğu ikinci plana düşüyor.
Gerçekten gönüllü bir bağış ile kayıt işleminin ön şartı gibi algılanan bir ödeme arasında çok önemli bir fark bulunuyor.
Bu nedenle eğitim sisteminde velilerden talep edilen her türlü ödemenin şeffaf, denetlenebilir ve mevzuata uygun olması büyük önem taşıyor.
Aksi halde ekonomik durumu iyi olan aile ile dar gelirli aile arasındaki fark daha okulun ilk basamağında çocuğun önüne çıkabiliyor.
PARASI OLMAYAN ÇOCUK NE OLACAK?
Tartışmanın en çarpıcı boyutlarından biri de burada başlıyor.
Bir ailenin söz konusu ödemeyi karşılayacak ekonomik gücü yoksa ne olacak?
Çocuk okul öncesi eğitimden mahrum kalacak mı?
Aynı mahallede yaşayan iki çocuktan biri ekonomik koşulları nedeniyle okul öncesi eğitime devam ederken, diğer çocuk bir yıl daha evde kalmak zorunda mı olacak?
Bu soruların cevabı yalnızca eğitim politikaları açısından değil, toplumsal adalet açısından da büyük önem taşıyor.
Çünkü okul öncesi eğitim, çocuğun yalnızca harfleri veya sayıları öğrenmeye başladığı bir dönem değil; sosyal iletişim kurduğu, paylaşmayı öğrendiği, oyun yoluyla geliştiği, öğretmen ve akran ilişkileri geliştirdiği kritik bir süreç.
Bu dönemde ekonomik farklılıkların çocukların eğitim hayatına başlangıç noktasını belirlemesi, fırsat eşitliği açısından ciddi biçimde sorgulanmalı.
ASIL MESELE SADECE ANAOKULU ÜCRETİ DEĞİL
Anaokulu kayıt ücretleri tartışması aslında daha büyük bir sorunun kapısını aralıyor:
Türkiye’de çocukları nasıl bir eğitim sistemi bekliyor?
Çocuk okul öncesi eğitimden başlayarak giderek daha fazla sınav, puan, başarı sıralaması ve rekabet kavramıyla karşı karşıya kalıyor.
İlkokul yıllarından itibaren sınavlar, değerlendirmeler ve başarı ölçütleri hayatın bir parçası haline geliyor.
Daha sonra öğrencinin karşısına LGS çıkıyor.
LGS yalnızca bir sınav olmaktan öte, öğrencinin lise eğitimindeki seçeneklerini belirleyen önemli bir eşik olarak görülüyor.
Bu noktadan sonra çocukların eğitim hayatında “başarı” kavramı giderek daha fazla puanlar ve sıralamalar üzerinden tanımlanmaya başlanıyor.
SINIF ARKADAŞI NE ZAMAN RAKİBE DÖNÜŞÜYOR?
Burada eğitim sisteminin üzerinde düşünülmesi gereken başka bir boyutu ortaya çıkıyor.
Çocuk, aynı sınıfta birlikte oyun oynadığı, birlikte güldüğü ve birlikte büyüdüğü arkadaşını bir süre sonra sınav sisteminin içinde rakip olarak görmeye başlayabiliyor.
Elbette her çocuk için durum böyle değildir.
Ancak yoğun rekabet ortamının çocukların düşünce dünyasını etkileyebileceği de göz ardı edilmemeli.
Bir öğrencinin başarısı diğer öğrencinin başarısızlığı üzerinden tanımlanmaya başladığında, eğitim anlayışının kendisi sorgulanmayı hak ediyor.
“Ben daha yüksek puan alırsam başarılıyım.”
“Ben daha iyi okula gidersem kazandım.”
“Diğer öğrenciler geride kalırsa benim sıralamam yükselir.”
Bu düşünce biçiminin çocukların sosyal ilişkilerini nasıl etkilediği üzerinde daha fazla durulması gerekiyor.
REKABET LİSEDE BİTMİYOR
LGS sonrasında rekabet ortadan kalkmıyor.
Tam tersine daha da büyüyor.
Lise yıllarının ardından üniversite sınavı geliyor.
Bu kez öğrenciler daha büyük bir sıralama yarışının içine giriyor.
Binlerce, hatta milyonlarca öğrencinin aynı anda değerlendirmeye tabi tutulduğu bir sistemde başarı çoğu zaman bir başkasından daha yüksek puan almakla ölçülüyor.
Böylece çocukluk yıllarında başlayan yarış, gençlik döneminde daha yoğun bir hale geliyor.
SINAVDAN İŞ HAYATINA UZANAN YARIŞ
Peki bu rekabet anlayışı üniversite sınavıyla sona mı eriyor?
Hayır.
Bu kez genç insan iş hayatına giriyor.
İş yerinde terfi, maaş, makam ve kariyer yarışları başlıyor.
Bu noktada da kişinin başarısı zaman zaman başkasının başarısızlığı üzerinden değerlendirilebiliyor.
“Ben müdür olacaksam onun müdür olmaması gerekiyor.”
“Ben terfi edeceksem başkasının önüne geçmeliyim.”
“Bir başkası işten çıkarılırsa benim pozisyonum güçlenir.”
Elbette çalışma hayatındaki her insanın böyle düşündüğünü söylemek mümkün değil.
Ancak çocukluk döneminden itibaren sürekli sıralama ve rekabet üzerine kurulan bir sistemin, bireyin başarı ve başarısızlık kavramlarını nasıl şekillendirdiği üzerinde düşünmek gerekiyor.
EĞİTİM Mİ, SÜREKLİ YARIŞ MI?
İşte bütün tartışmanın merkezindeki soru belki de burada ortaya çıkıyor:
Hayatı sınavlara, puanlara, derecelere ve sıralamalara indirgemek gerçekten eğitim midir?
Yoksa eğitim sistemi, çocuğu hayatı anlamaya hazırlamak yerine onu sürekli yarışan bir sistemin parçası haline mi getiriyor?
Eğitimin amacı yalnızca daha yüksek puan alan bireyler yetiştirmek olabilir mi?
Çocuklara matematik, fen, tarih veya yabancı dil öğretmek elbette son derece önemli.
Ancak eğitimin bununla sınırlı olmadığı da açık.
Çocukların empati kurabilmesi, dayanışmayı öğrenmesi, farklılıklara saygı göstermesi, birlikte çalışabilmesi, sorgulayabilmesi, yaratıcı düşünebilmesi ve toplumsal sorumluluk geliştirebilmesi de eğitimin temel amaçları arasında olmalı.
“BAŞARI” KAVRAMINI YENİDEN TANIMLAMAK GEREKİYOR
Bugün eğitim sisteminde başarı çoğu zaman bir puan üzerinden ölçülüyor.
Oysa bir çocuğun başarısı yalnızca sınav sonucundan ibaret değil.
Bir çocuk arkadaşına yardım ediyorsa,
bir başka çocuk yaşadığı sorunu çözmek için yaratıcı bir yöntem geliştiriyorsa,
bir öğrenci çevresine karşı duyarlı davranıyorsa,
bir başka öğrenci başarısız olduğunda arkadaşının yanında durabiliyorsa,
bunların da eğitim açısından değer taşıması gerekmiyor mu?
Eğitim yalnızca “kim daha yüksek puan aldı?” sorusuna cevap arayan bir sistem olmamalı.
Aynı zamanda “kim daha iyi bir insan olmayı öğrendi?” sorusunu da sormalı.
IVAN ILLICH’İN YILLAR ÖNCE YAPTIĞI ELEŞTİRİ BUGÜN DE TARTIŞILIYOR
Eğitim kurumlarının birey üzerindeki etkisini sorgulayan düşünürlerden Ivan Illich, modern eğitim sisteminin kurumsallaşmasına yönelik eleştirileriyle biliniyor.
İllich’in eğitim üzerine düşünceleri bugün de eğitim sistemlerinin yapısı, zorunlu eğitim, okul merkezli öğrenme ve bireyin kendi öğrenme süreci üzerindeki kontrolü açısından tartışılmaya devam ediyor.
Bu bağlamda şu yaklaşım özellikle düşündürücü:
“Eğitim, kurumların tekelinden çıkarılıp hayatın ve yeteneklerin özgür alanına teslim edilmelidir.”
Bu düşünce, bugünkü eğitim sistemine ilişkin bütün tartışmaların cevabı olmayabilir.
Ancak çocukların yalnızca sınav sonuçlarıyla değerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorusunu yeniden gündeme getirmesi açısından önem taşıyor.
EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİ SADECE SINAV GÜNÜ SAĞLANAMAZ
Bugün eğitimde fırsat eşitliği denildiğinde çoğu zaman sınav günü herkesin aynı sorularla karşılaşması anlaşılabiliyor.
Oysa gerçek fırsat eşitliği çok daha erken başlıyor.
Çocuğun okul öncesi eğitime erişebilmesi,
ailesinin ekonomik durumunun eğitim fırsatlarını belirlememesi,
nitelikli öğretmene ulaşabilmesi,
okulunun fiziksel koşullarının yeterli olması,
eğitim materyallerine erişebilmesi,
sosyal ve kültürel faaliyetlere katılabilmesi…
Bütün bunlar eğitimde fırsat eşitliğinin parçaları.
Dolayısıyla anaokulu kayıtlarında ortaya çıktığı ileri sürülen ücret farklılıkları da bu büyük tablonun bir parçası olarak değerlendirilmek zorunda.
ÇOCUKLARIN EĞİTİM HAKKI AİLENİN CEBİNE BAĞLANMAMALI
Eğitim, ekonomik gücü olan ailelerin satın alabildiği bir ayrıcalık değil; çocukların temel haklarından biri olarak ele alınmalı.
Devlet okullarında eğitim alan bir çocuğun ailesinin ekonomik durumunun, onun eğitim hayatının başlangıcını veya kalitesini belirlemesi kabul edilmemeli.
Aynı şekilde eğitim sisteminin başarısı da yalnızca sınavlarda alınan puanlarla ölçülmemeli.
Çünkü iyi bir eğitim sistemi yalnızca başarılı öğrenciler değil, birbirinin başarısından rahatsız olmayan, dayanışmayı bilen, farklılıklara saygı gösteren, düşünen ve sorgulayan bireyler yetiştirebilen sistemdir.
Anaokulu kayıt ücretleri üzerinden başlayan tartışmanın aslında çok daha büyük bir soruyu gündeme getirmesinin nedeni de tam olarak budur:
Biz çocuklarımızı hayata mı hazırlıyoruz, yoksa onları hayat boyu sürecek bir yarışa mı hazırlıyoruz?
Belki de artık eğitim politikalarını değerlendirirken yalnızca “Kaç öğrenci sınavı kazandı?” sorusunu değil;
“Nasıl insanlar yetiştiriyoruz?”
sorusunu da sormanın zamanı gelmiştir.
