Üstüne Vazife Edinmek…

Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hasan Kaya makalesinde;
Üstüne vazife edinmek, kulağa bazen gereksiz bir yük gibi gelir…
Çünkü “Bana ne?” demek kolaydır.
Görmezden gelmek, duymamazlıktan gelmek, kendi küçük dünyasında hiçbir şeye karışmadan yaşamak çoğu zaman daha konforludur.
Ama insan sadece kendinden ibaret değildir ki…
Sonuçta toplum hâlinde yaşıyoruz ve mücadelemiz de bunun üzerine kurulu… Çünkü yaşadığımız her şey, bir şekilde birbirimize dokunur.
Hiçbirimizin hayatı, diğer insanların hayatından tamamen bağımsız değildir. Bir yerde yaşanan iyilik de kötülük de, er ya da geç hepimizin hayatına bir iz bırakır.
Sonuçta insanız ya…
Bir yerde bir haksızlık, bir yanlış, bir çürüme varsa; “beni ilgilendirmiyor” diyerek kenara çekilmek mümkün müdür?
Ya “boş ver” moduna girip aldırmayacaksın; gemisini yüzdüren kaptan anlayışıyla, gelene ağam gidene paşam diyerek, rüzgâra göre yön değiştiren bir hayat sürüp gideceksin…
Ya da;
“Bir kötülük gördüğün zaman elin ile, dilin ile veya kalben buğz edeceksin… Bu ise imanın en zayıf noktasıdır…” Hadis-i Şerifinin ifade ettiği anlayışla hareket edip sorumluluk sahibi bir insan olacaksın.
Çünkü insan, sadece kendi hayatından değil; yaşadığı toplumun huzurundan, adaletinden ve geleceğinden de mesuldür.
Tabii sorumluluk sahibi olmak için önce insan olmak ve insan gibi yaşamak; inandığın doğruları kendi hayatında uygulayabilmek gerekir.
Yoksa kendi yapmadığını, yapamadığını; yapıyormuş gibi taklit ederek mücadele insanı olmak iddiası; kuru bir cihangirlikten veya “desinler” budalalığından başka bir şey değildir.
Çünkü söz ile duruş arasında fark vardır.
İnsanın söylediği ile yaptığı birbirini tamamlamıyorsa, ortaya çıkan şey mücadele değil; sadece görüntüden ve gürültüden ibaret kalır.
Çünkü bazen insanın karşılaştığı kötülük, doğrudan kendi kapısına gelmeden önce başkasının kapısını çalar. Belki de bu, bizim ne yapacağımızı görmek için verilen bir imtihandır.
Bugün başkasının yaşadığı haksızlık, yarın bizim hayatımızın bir parçası olabilir.
Toplumları ayakta tutan sadece kanunlar, kurallar veya kurumlar değildir…
Bazen bir insanın “Bu doğru değil.” diyebilmesi, bir yanlışa sessiz kalmaması, bir başkasının hakkını savunmasıdır asıl belirleyici olan.
Ama işte tam burada şu soru çıkar karşımıza:
Sadece kendi rahatımızı mı koruyacağız, yoksa yaşadığımız toplumun ve inancımızın sorumluluğunu da taşıyacak mıyız?
Çünkü bazen susmak, sadece susmak değildir…
Bazen susmak, yanlışın büyümesine izin vermektir. Sessizlik, kimi zaman tarafsızlık değil; yanlışın lehine verilmiş örtülü bir destektir.
Ve belki de asıl mesele şudur:
İnsan, sadece kendisi için mi yaşar; yoksa içinde bulunduğu toplumun yükünü de omuzlarında taşıyacak kadar sorumluluk hisseder mi?
Vicdan sahibi insanlar, sadece kendi rahatını düşünenler değil; gördüğü yanlış karşısında sorumluluk hissedenler olmuştur.
Bazen bir öğretmenin bir öğrencinin hayatına dokunmasıdır mücadele…
Bazen bir insanın haksızlığa uğrayan bir başkasının yanında durmasıdır…
Bazen de hiç tanımadığı bir insanın hakkını savunabilmesidir…
Bazen de herkesin sustuğu bir yerde bir kişinin çıkıp “Bu doğru değil.” diyebilmesidir…
Çünkü yanlışlar çoğu zaman bir anda büyümez.
Önce küçük bir tavizle başlar.
Bir haksızlık görürüz, “bana dokunmuyor” deriz.
Bir yanlış duyarız, “benden uzak olsun” deriz.
Bir adaletsizlik yaşanır, “benim işim değil” diyerek geçeriz.
Ama zamanla fark ederiz ki görmezden geldiğimiz her şey, aslında yaşadığımız hayatın bir parçası hâline gelmiştir.
Toplum dediğimiz yapı da böyledir…
Bir kişinin sorunu gibi görünen meseleler, zaman içerisinde herkesin meselesi olabilir.
Bu yüzden “üstüne vazife edinmek”, bazen yanlış anlaşıldığı gibi her şeye karışmak değildir.
Her söze müdahale etmek, her konuda fikir beyan etmek değildir.
Asıl mesele; doğru ile yanlışı ayırt edebilmek, haksızlık karşısında vicdanını susturmamak ve insan kalabilmektir.
Çünkü insanın en büyük sınavlarından biri de budur:
Gücü yettiği hâlde susmak mı?
Yoksa bedeli olsa bile doğru bildiğinin yanında durmak mı?
Bugün baktığımızda birçok insanın en büyük yanılgısı şudur:
Mücadele etmeyi sadece başkalarından beklemek…
Oysa değişim, önce insanın kendi içinde başlar.
Kendi hayatında uygulamadığı bir değeri başkasına anlatmak kolaydır.
Ama asıl mesele, söylediğinin sorumluluğunu taşımaktır.
Gerçek mücadele; kalabalıkların alkışladığı yerde konuşmak değil, kimsenin konuşmadığı yerde doğru bildiğini söyleyebilmektir.
Bugünün dünyasında belki de en büyük sorunlardan biri, herkesin her şeyi görmesine rağmen çok az kişinin sorumluluk almasıdır…
Artık yaşananlardan habersiz kalmak eskisi kadar kolay değil.
Bir olay oluyor, birkaç dakika içinde herkesin önüne düşüyor.
Herkes görüyor…
Herkes konuşuyor…
Herkes yorum yapıyor…
Ama konu gerçekten sorumluluk almaya geldiğinde çoğu zaman sessizlik başlıyor.
Bilgi çağında yaşıyoruz.
Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Bilginin çoğaldığı ama sorumluluğun aynı oranda artmadığı bir çağda yaşıyoruz. Belki de mesele bilgi eksikliği değil; vicdan eksikliğidir.
Fakat bilgi arttıkça aynı oranda vicdanın, sorumluluk duygusunun ve harekete geçme cesaretinin arttığını söylemek maalesef mümkün görünmüyor.
Çünkü izlemek kolaydır…
Yorum yapmak kolaydır…
Eleştirmek kolaydır…
Zor olan ise elini taşın altına koymaktır.
Zor olan, doğru bildiğinin arkasında durabilmektir.
Zor olan, herkesin sustuğu yerde vicdanının sesini dinleyebilmektir.
Belki de çağımızın en büyük yanılgılarından biri de budur:
Tepki göstermeyi mücadele etmek sanmak…
Oysa mücadele sadece sözle olmaz.
Mücadele; duruş ister, samimiyet ister, bedel ödemeyi göze almayı ister.
Gerçek hayatta insan, sadece söyledikleriyle değil; sustuklarıyla da imtihan olur.
Bir haksızlık karşısında susuyorsan, bir yanlış karşısında görmezden geliyorsan, bir başkasının yaşadığı sıkıntıyı sadece uzaktan izliyorsan; aslında toplumun ortak yükünden bir parçayı taşımaktan kaçınıyorsun demektir.
Elbette herkes her şeyi değiştiremez.
Herkesin gücü, imkânı, bulunduğu yer farklıdır.
Ama herkesin yapabileceği bir şey vardır:
Bir doğruyu savunmak…
Bir yanlışa itiraz etmek…
Bir insanın yanında durmak…
Çünkü bazen küçük görünen bir duruş, büyük değişimlerin başlangıcı olabilir.
Tarih de bize göstermiştir ki; toplumların kaderini değiştirenler, sadece konuşanlar değil; inandığı değerler uğruna sorumluluk alanlardır.
Belki de asıl mesele şudur:
İnsan, yaşadığı dünyaya sadece misafir gibi mi bakacak; yoksa bu hayatın, bu toplumun ve bu insanların bir parçası olduğunu hatırlayacak mı?
İnsan olmak, sadece nefes almak değildir…
İnsan olmak; gördüğünü değerlendirmek, duyduğunu anlamak, haksızlık karşısında vicdanını diri tutabilmektir.
Herkesin sustuğu yerde konuşmak zor olabilir.
Herkesin uzak durduğu bir meseleye sahip çıkmak kolay olmayabilir.
Bazen yalnız kalırsın…
Bazen eleştirilirsin…
Bazen “Sana mı kaldı?” diyenler çıkar.
Ama insanın kendisine karşı verdiği en büyük hesap da burada başlar.
Çünkü insan, hayatının sonunda sadece yaptıklarından değil; yapabileceği hâlde yapmadıklarından da kendisini sorgular.
Bazı şeyler başkalarının takdiri için değil; insanın kendi vicdanı ve Rabbimizin rızası için yapılır.
Bir iyiliği kimse görmese de yapmak…
Bir doğruyu kimse desteklemese de savunmak…
Bir haksızlığın karşısında sırf doğru olduğu için durabilmek…
Asıl mesele budur.
Toplumlar sadece büyük sözlerle değil; küçük ama samimi duruşlarla ayakta kalır.
Bir insanın vicdanı sustuğunda sadece o insan kaybetmez…
Bir toplumun vicdanından da bir parça eksilir.
Bu yüzden “üstüne vazife edinmek” bazen bir yük değil; insan olmanın gereğidir.
Bazen bize düşen, dünyayı değiştirmek değil…
Sadece yanlışın karşısında doğru yerde durabilmektir.
Çünkü insanın gerçek değeri, konuştuğu zamanlarda değil; konuşmasının bedelini ödemeyi göze aldığı zamanlarda ortaya çıkar.
Ve belki de insanın kendisine soracağı en önemli soru şudur:
Ben yaşananları sadece izleyenlerden mi oldum?
Yoksa elimden geldiğince doğru bildiğim şeylerin yanında durmaya çalıştım mı?
Yanlışların karşısında yanlış diyebildim mi?
Yoksa susarak, görmezden ve duymazdan gelerek günüm makbul insanı olmayı mı tercih ettim?
