Gençlerde Umutsuzluk
Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Dr Dilek Baran makalesinde;
Kaybolan Biz
Bazı kırılmalar gürültüyle olmaz.
Ne bir meydan kalabalığında görünürler ne de bir seçim sonucunda.
Sessizce gerçekleşirler.
Bir gün insanlar aynı sokakta yürümeye devam eder ama artık birbirlerini görmezler. Aynı sınıfta eğitim alırlar ama ortak bir gelecek hayali kuramazlar. Aynı ülkenin yurttaşıdırlar fakat aynı hikâyenin parçası olduklarına inanmazlar.
Son dönemde 18-30 yaş arası gençlerle yaptığım görüşmelerde ve anket çalışmalarında karşıma çıkan tablo tam da buydu.
Sorun yalnızca ekonomik değildi.
Sorun yalnızca siyasal da değildi.
Daha derinde, gözle görülmeyen bir yerde bir aşınma yaşanıyordu.
Bir zamanlar insanları birbirine bağlayan görünmez bağlar zayıflıyordu.
Gençler eğitimden söz ederken diploma ile gelecek arasındaki ilişkinin koptuğunu anlatıyordu. Siyasetten söz ederken temsil edilmediklerini hissediyorlardı. Ekonomiden söz ederken ise yarının bugünden daha iyi olacağına dair inançlarını kaybettiklerini ifade ediyorlardı.
Fakat dikkat çekici olan, bu kaygıların kendisinden çok ortaya çıkardığı sonuçtu.
İnsanlar artık ortak meseleleri konuşmaktan çok kişisel çıkış yolları arıyordu.
Bir ülkeyi terk etmek, bir işe tutunmak, bir ev sahibi olmak ya da yalnızca kendi küçük dünyasını koruyabilmek…
Hayat giderek ortak bir yürüyüş olmaktan çıkıp bireysel bir kaçış planına dönüşüyordu.
Oysa toplum dediğimiz şey yalnızca aynı sınırlar içinde yaşamak değildir.
Toplum, birbirinin yarınından sorumluluk hissedebilmektir.
Bir başkasının acısını kendi hayatının dışında görmemektir.
Bugün yaşadığımız asıl kırılma da burada başlıyor.
Çünkü insanlar geleceğe dair umutlarını kaybettiklerinde önce kurumlara olan güvenlerini yitirirler. Ardından birbirlerine olan güvenleri aşınır. Sonunda ise yalnızlaşmayı özgürlük sanmaya başlarlar.
Modern çağın en büyük paradoksu budur.
Hiçbir kuşak bu kadar bağlantılı olmamıştı.
Fakat hiçbir kuşak da kendisini bu kadar yalnız hissetmemişti.
Binlerce kişiye ulaşabilen ekranların arkasında, kendi sesini duyamayan gençler büyüyor.
Her şeyi görebilen ama kendisini ait hissedebileceği bir yer bulamayan bir nesil oluşuyor.
Belki de bu yüzden karşımızdaki tablo bir siyaset meselesinden önce bir anlam meselesidir.
Çünkü insan yalnızca ekmekle yaşamaz.
İnsan, kendisini değerli hissettiği kadar yaşar.
Kendisine ihtiyaç duyulduğunu hissettiği kadar topluma bağlanır.
Kendisini bir hikâyenin parçası gördüğü kadar mücadele eder.
Bugün eksilen şey tam da budur:
Ortak hikâye.
Birlikte sevinmenin, birlikte üzülmenin, birlikte başarmanın hikâyesi…
Yerini giderek daha yalnız, daha kırılgan ve daha savunmacı hayatlara bırakıyor.
Fakat tarihin ilginç bir özelliği vardır.
En büyük dönüşümler, insanların her şeyin bittiğini düşündüğü zamanlarda başlar.
Çünkü hiçbir toplum sonsuza kadar dağınık kalamaz.
İnsan ruhu, eninde sonunda yeniden anlam arar.
Yeniden güvenmek ister.
Yeniden ait olmak ister.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey yeni bir ideoloji değil; birbirimizi yeniden fark etmektir.
Bir komşunun kapısını çalmak, bir gencin sesini duymak, bir yaşlının yalnızlığını paylaşmak, bir haksızlık karşısında sessiz kalmamak…
Çünkü toplumlar büyük nutuklarla değil, küçük vicdanlarla ayakta kalırlar.
Ve unutulmamalıdır ki;
Bir ülke ekonomik krizlerden çıkabilir.
Siyasal krizleri aşabilir.
Kurumsal yapıları yeniden kurabilir.
Fakat insanlar birbirine yabancılaşmışsa, aynı bayrağın altında yaşayanlar artık birbirlerinin kaderine kayıtsız kalıyorsa, işte o zaman kaybedilen şey yalnızca güven değil, bir toplumun ruhudur.
Ve bir toplum ruhunu kaybettiğinde, çöküş önce sokaklarda değil, insanların kalbinde başlar.

YORUMLAR

